DİP 8. Kongre Tezleri // Bu kan denizinin ufkundan kızıl bir güneş doğacak: Kapitalizmin krizini devrimle aş! Emperyalist savaşı devrimle durdur!

8. kongre dünya
  1. Kapitalizmin büyük depresyonu aynı zamanda bir dünya sistemi olarak emperyalizmin krizidir. Bu yapısal kriz, kapitalizmin bir üretim tarzı olarak üretici güçlerin gelişmesinin önünde bir engel olmasının sonucudur. Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, sanayi sermayesiyle banka sermayesinin kaynaşmasını doğurmuştur. Bu süreç nihayetinde iletişim, lojistik, bilgi teknolojileri, enerji, silah sanayi gibi çok çeşitli üretim dallarını bünyesinde barındıran ve dünya ölçeğinde faaliyet yürüten tekelci mega kapitali ortaya çıkarmıştır. Mega kapital, tekelci karakteriyle ve planlamaya dayanan yapısıyla piyasanın yadsınmasını ifade etmektedir. Sermayenin bireysel mülkiyet sınırlarını aşacak ölçüde büyüdüğü bu örgütlenme biçimi kendi içinde özel mülkiyetin tarihsel olarak yadsınışını barındırmaktadır. Üretim, uluslararası tedarik zincirleriyle dünya çapında örgütlenmiş bir iş bölümüne dönüşerek toplumsallaşmış ama sermaye bir avuç özel mülk sahibinin elinde toplanmıştır. Fakat aynı zamanda üretim fiilen toplumsal ölçekte planlanabilir hale gelmiş ve toplumsal mülkiyet temelinde yönetilmesi için bütün koşullar oluşmuştur. İşte 2008’de Lehman Brothers’ın çöküşü ile birlikte başlayan Üçüncü Büyük Depresyon, kapitalizmin tarihsel sınırına varışını, tüm bu çelişkileri en görünür haliyle ortaya çıkarmıştır.
  2. Depresyon içindeki kapitalizm, ekonomik dinamiklerle ve kendiliğinden gelişmelerle krizini aşamamaktadır. Çelişkiler giderek keskinleşmekte ve siyasi/askeri nitelik kazanmaktadır. Artık mega kapital ve devlet bütünleşmesi çıkar birlikteliğinin ve bu bağlamdaki bir işbölümünün ötesine geçerek mülkiyet ilişkilerine taşınmaya başlamıştır. Emperyalist kapitalizmin merkezi olan ABD’nin Trump yönetimindeki hükümeti, demir çelik (US Steel) ve çip teknolojisi (Intel) firmalarının hissedarı olarak, Nvidia’dan haraç alarak emperyalist savaşın stratejik sektörlerine doğrudan devletleştirme hamlesiyle giriş yapmaktadır. Trump bu eğilimi sürekli kılmak ve derinleştirmek üzere ABD hükümeti bünyesinde bir Varlık Fonu oluşturmaya çalışmaktadır. Çağın karakterine, tarihsel ve diyalektik olarak özel mülkiyetin karşısında devlet mülkiyetinin kendisini dayatması damgasını vurmaktadır.
  3. Dünya kapitalizminin içinde bulunduğu krizi aşmak üzere, küresel ölçekte, ticaret ve sermaye hareketleri yoluyla hep beraber kazanma (win-win) senaryolarını ülkeler gündeminden çıkaralı uzun zaman olmuştur. Kapitalizmin en ileri aşaması olan emperyalizmin alametifarikası, sermayenin faaliyet alanının ölçeğini tüm dünya olarak belirlemesi ve uluslararası sermaye ihracının başat unsur haline gelmesidir. Kapitalistlerin dünya pazarının parçalanmasını, faaliyet alanlarının ölçeğinin bölgesel ve ulusal pazarlara doğru daralmasını tercih etmesi söz konusu dahi olamaz. Ancak Büyük Depresyon ile beraber artan ticari rekabet, dünya savaşı dinamikleri ile birleştiğinde emperyalist mega kapital ister istemez üzerinde yükseldiği emperyalist devletin kolları ve kanatları altına girme eğilimi göstermektedir. 
  4. Artık krizden çıkış için sermayeler çok daha sert bir rekabet içindedir ve bu rekabette herkes bağlı olduğu devletin (ya da blokun) askerî ve siyasi gücüne yaslanmak zorundadır. Dolayısıyla ekonomik milliyetçiliğin ve dünya pazarının ayrışma dinamiklerinin baskın olduğu koşullar derinleşerek devam etmektedir. Bu bağlamda Trump’ın başını çektiği ve farklı ülkelerde uygulanan ya da gündemde olan korumacı politikalar, kapitalist sermaye birikimini yeniden canlandırmaya yönelik alternatif bir model değildir, kapitalist depresyonun yarattığı sorunlara bir ulusun emperyalistlerinin başvurduğu gerici bir çözüm arayışıdır. 
  5. Mega kapital birimlerinin meta ihracına geri çekileceğini ve yeniden sermaye ihracıyla dünya pazarını fethetme amacından (Lenin’in ifadesiyle “Dünyanın Kapitalist Gruplar arasında paylaşılması) vazgeçeceğini düşünemeyiz. Ancak gelinen aşamada bunun yolunun 2000’lerin başında olduğu gibi Dünya Ticaret Örgütü’nün çatısı altında serbest ticaretin kutsandığı “barışçıl” bir “küreselleşme” atağı ile olmayacağı, emperyalist mega kapitalin ancak dolaysız biçimde emperyalist ordu ve donanmaların gücüyle yeniden dünya pazarını fethedebilecekleri açıktır. Dolayısıyla emperyalist mega kapital, hem bağlı oldukları devletin onları askeri alana çeken teşviklerine ulaşmak hem de dünyanın paylaşılması mücadelesinde en temel dayanak olarak ülkelerinin ordu ve donanmalarını gördükleri için mutlak bir militarizm eğilimi göstermektedir.
  6. Kapitalizmin büyük depresyonu, tüm burjuva rejimlerde, kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği yönünde, yürütmenin kararnameler yoluyla yasamanın yetki alanına tecavüz ettiği, yargının siyasi amaçlarla araçsallaştırıldığı uygulamalara doğru otokratik eğilimleri güçlendirmektedir. Emperyalizmin proletarya diktatörlüğüne karşı 20. yüzyıl boyunca kendine taktığı demokratik maskeyi halen atmamış olan temsilcileri dahi (ABD’de Demokrat Parti, Fransa’da Macron ve Avrupa’nın burjuvalaşmış sosyal demokratları vb.) iktidara gelir gelmez ön-faşizmin söylem ve programının birçok unsurunu devralmaktadır. Burjuva siyasal yelpazenin bütününün farklı yoğunlukta ve farklı tempolarla küresel istibdat eğilimi gösterdiği tektonik kayma devam etmektedir.
  7. Burjuva siyasetindeki tektonik kayma geri döndürülemez. Tekelciliğe karşı rekabetçi bir kapitalizmi, hükümetlerin ekonomiye giderek artan doğrudan müdahalelerine karşı piyasa mekanizmalarını, korumacı dış ticaret politikalarına karşı küreselciliği, göçmen düşmanı ve ırkçı şovenizme karşı bireyci ve kimlikçi temellerde bir kozmopolitizmi, otokratik eğilimlere karşı burjuva parlamentarizmini, militarizme karşı pasifizmi alternatif olarak öne çıkaran, keskinleşen sınıf çelişkilerinin karşısına işçi sınıfına yüksek ücret, sermayeye yüksek talep vadeden sınıf işbirliğine dayanan yeni Keynesçi hayaller kuran, burjuvazinin kuvvetler birliğine ve istibdat rejimlerine doğru gösterdiği eğilime karşı  burjuvazinin hukuk devleti ütopyasına ve soyut kuvvetler ayrılığı ilkesine sarılan, gezegenin yaşayacağı ekolojik kırıma karşı insaflı ve duyarlı olmaya davet eden ve daha nice biçimde ölüm döşeğindeki düzeni iyileştirip hayata döndürmeye çalışan tüm politik yönelişler son tahlilde gericidir ve neticede emperyalist kapitalist sistemin dümen suyuna girmeye mahkûmdur.  
  8. Büyük depresyonun öne çıkan siyasi sonuçlarından biri ön-faşist ve faşist hareketlerin yükselişi olmuştur. Bu hareketler keskin bir işçi düşmanı karaktere sahip olmakla birlikte faşizmin klasik biçimlerinde olduğu gibi burjuva toplumunun çelişkilerinden hareket eden yoğun bir demagojik söylem kullanmaktadırlar. Bu hareketlerin işçi ve emekçi kesimlerden yoğun oy almalarının temel sebebi işçi sınıfının tarihsel olarak desteklediği partilerin, işçi sınıfına sırtını dönmeleridir. Bu partiler kimlik politikası batağına saplanmış ve kitlelerin gözünde küreselci kapitalistlerle içli dışlı olan, düzen siyasetinin solcu bir fraksiyonu olarak gözükmektedir. Sosyalistlerin bu işbirlikçi düzen solundan kopmadan ne işçi sınıfının desteğini kazanma ne de faşizme karşı etkin bir barikat oluşturma şansı vardır.
  9. Bu gerçeklikten çıkarılacak en yanlış sonuç faşizmin yükselişine bakıp, faşist demagojinin göçmen karşıtlığı, cinsiyet ayrımcılığı, militarizm gibi unsurlarını kitlelerin desteğini kazanmak maksadıyla solun içine taşımaktır. Faşizm, işçi düşmanıdır! Bilhassa krizin en derin yaşandığı dönemlerde, işçi düşmanlığında sermayenin cüret edemediği vahşeti sergilemeye ve en etkin hizmeti sunmaya hazır bir akımdır! Sosyalistler faşizmin ve onun ön biçimlenmelerinin belirdiği her yerde sınıfın gücüne ve sınıf mücadelesine yaslanan, bu temelde anti-faşist emekçi halk güçlerini birleşik bir cephede toplamayı hedefleyen, net ve uzlaşmaz bir anti-faşist politika gütmek zorundadır.

 

Proleter devrimler çağı devrimlerle sürüyor

 

  1. Emperyalist kapitalizmin yapısal çelişkileri üretici güçlerin gelişebilmesi için piyasanın yerine planlamayı, özel mülkiyetin yerine devlet mülkiyetini dayatıyorsa, yüzyıllardır bireyciliği kutsayan ideolojilerin hakimiyetindeki burjuva toplumlarının bağrından milyonların piyasa dışı militarist yöntemlerle mobilizasyonu yeniden gündeme taşınıyorsa, kapitalizmden komünizme geçişin nesnel koşullarının olgunlaşmış hatta çürümeye yüz tutmuş olduğu tespiti geçerliliğini koruyor demektir. Ekim devriminin açtığı proleter devrimler çağı halen sürmektedir. 
  2. SSCB ve Doğu Avrupa’daki bürokratik işçi devletlerinin yıkılışı ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kapitalist restorasyon süreci beraberinde uzun bir gericilik dönemi getirmiş ama devrimler çağını kapatmamıştır. Bugün küresel ölçekte sosyalist inşa deneyimlerinin bürokratik yozlaşma ve milliyetçilik temelindeki tarihsel yenilgisi ile sistem olarak emperyalist kapitalizmin ve tek tek ülkelerde siyasi olarak burjuva devletlerinin hakimiyeti, insanlığı kurtuluşa doğru değil barbarlığa doğru sürüklemektedir. 
  3. Emperyalist kapitalizm üretici güçlerin uluslararasılaşmasını en ileri noktaya taşıdığı aşamada tüm dünya pazarını parçalamaya yönelmiş, ister konvansiyonel isterse de nükleer savaşlarla, küresel çapta üretici güçlerin devasa boyutlarda tahrip hatta yok edilmesini insanlığın gündemine sokmuştur. Burjuvazinin hakimiyetini ve onun siyasal iktidarını hedef almayan, proletaryanın devrimci iktidarını hedeflemeyen hiçbir hareketin bu sürüklenmeyi durdurma ya da geriye döndürme şansı yoktur. Barbarlığın tek alternatifi sosyalizmdir.
  4. 21. yüzyılda, proleter devrimler çağının alameti olan devrimler de 2011’de Tunus ve Mısır’la başlayan Arap devrimiyle emperyalizme tabi ve bağımlı ülkelerden başlayarak yeniden insanlığın gündemine taşınmıştır. Üçüncü Büyük Depresyon’dan bu yana büyük kitle hareketlerinin, halk isyanlarının ve devrimlerin yaşanmadığı neredeyse tek bir yıl dahi geçmemiştir. Arap devrimi ilk yükseliş dalgasının ardından duraksamış ancak pandemi öncesinde Sudan’dan Cezayir’e, Irak’tan Lübnan’a yeniden başını kaldırmıştır. 
  5. Batı Afrika’da Sahel bölgesinde (Burkina Faso, Mali, Nijer ve Gine) Fransız emperyalizminin domino taşları gibi mevzilerini kaybettiği sömürge karşıtı askerî hareketlerin ardından yakın dönemde Fransız emperyalizmi, arka bahçesi olarak gördüğü iki ülke olan Fas ve Madagaskar’da gençliğin başını çektiği isyanlarla yüzleşmiştir.  2024 yılında Senegal’de Fransız işbirlikçisi Cumhurbaşkanı doğrudan kitle eylemlerinin baskısıyla istifa ettirilmiştir. Fransız emperyalizmine karşı isyanlar Okyanusya’nın Yeni Kaledonya adasına (yerel dilde Kanaky) kadar uzanmıştır. Kenya’da emekçi halk Amerikan uşağı iktidarın işçi düşmanı kemer sıkma programına karşı yüzlerce şehit vermesine rağmen uzun süre geri çekilmeyen ve hükümeti derinden sarsan bir isyana kalkmıştır.
  6. Hint alt kıtası da devrimler, halk isyanları ve kitle seferberliklerine katılmıştır. Hindistan’da Modi’nin faşist iktidarına can pahasına geri adım attıran yüz milyonların katıldığı işçi ve köylü mücadeleleri; Sri Lanka’da sarayı basan ve diktatörü alaşağı eden halk isyanı deneyimleri; son yıllarda Nepal’de, Endonezya’da ve Bangladeş’te büyük halk isyanı ve ayaklanmalarla devam etmiştir. 
  7. Latin Amerika’da Şili’den Peru’ya, Brezilya’dan Kolombiya’ya önemli iktidar değişikliklerine temel oluşturan halk isyanları ve kitle mücadeleleri yaşanmıştır. Son dönemde Arjantin, Milei’nin faşist eğilimli iktidarının işçi düşmanı liberal sınıf saldırısına karşı kitlesel sınıf mücadelelerine sahne olmaktadır.
  8. Emperyalizmin merkezindeki ülke olan ABD’de de 2020’de siyahi George Floyd’un ırkçı Amerikan polisi tarafından katledilmesinin ardından ülke tarihinin en yaygın ve kitlesel halk isyanı yaşanmıştır. 2024’te ise İsrail’in Gazze’deki soykırımı, aynı kitlesellik ve yaygınlıkta olmasa da Amerikan üniversitelerinin kampüslerinde çadırların kurulduğu, polisle çatışmaların yaşandığı gençlik direnişlerinin görülmesine vesile olmuştur. Yine 2025’te Los Angeles’te ön faşist Trump’ın göçmen düşmanı politikaları kitlesel bir direnişi tetiklemiş ve Trump, eylemleri bastırmak üzere şehre federal askerî birlikleri göndermiştir. Gazze soykırımına karşı ABD’deki üniversite eylemlerinin birçok Avrupa ülkesinde de tekrarlanması, Avrupa’da gerçekleşen kitlesel protestolar, İtalya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde liman işçilerinin İsrail karşıtı protesto ve grevleri, Almanya’da 2023 sonunda AfD’ye karşı 100 ayrı mekanda 1 milyona yakın insanın katıldığı anti-faşist eylemler ve hepsinden önemlisi Fransa’da ta 2016’dan beri sosyal hizmetler, iş yasaları, emeklilik ve benzeri sınıf sorunları temelinde inişler ve çıkışlarla tekrar tekrar yaşanan büyük kitle mücadeleleri, emperyalizmin Avrupa’daki merkezlerinde de, toplumsal hareketliliğin (bir halk isyanı ya da ayaklanmaya dönüşmese de) sıcak olduğunu göstermektedir.   

 

Proletaryanın önderlik krizi ve Bolşevik Leninist çözüm

  1. Tüm bu devrimler, ayaklanmalar, halk isyanları ve kitle mücadeleleri silsilesi son tahlilde doğrudan ya da dolaylı şekilde yoksulluğu, işsizliği, kamu hizmetlerini, yani işçi, köylü ve emekçinin sorunlarını merkezî sorun haline getiren ya da doğrudan bu sorunlardan kaynaklanan hareketlerdir. Bu mücadeleler pek çok yerde pratik olarak iktidar sorununu toplumun önüne dolaysız biçimde getirmiş ancak iktidarı almak için devrimci parti başta olmak üzere öznel koşullardan yoksun olan işçi sınıfı ve emekçi halk düzen içi siyasi saflaşmalarda taraflaştırılmış ve devrimci dinamikler sönümlenmiştir.  Bu hareketlerin en ileri oldukları yerlerde, kitle mücadelesi bir devrime dönüşse dahi proletaryanın devrimci iktidarıyla sonuçlanamamıştır. Bu süreçlerde ülke burjuvazilerinin içerdeki manevralarının ve dışarıdan emperyalist müdahalelerin, kitle hareketini iktidar ve düzen değişikliği yolundan saptırması, kurulan geçiş hükümetlerinin kitlelerin düzen değişikliği talebine karşı düzene geri dönüş işlevi görmesi esas olarak şunu göstermektedir: İnsanlığın krizi bir kez daha proletaryanın önderlik krizinde düğümlenmektedir.
  2. Büyük kitle seferberliklerine, ülke çapında iktidar sorununu gündeme getiren siyasi krizler eşlik ettiğinde, doğal olarak bu krize öznel olarak en hazırlıklı olan güçler belirleyici şekilde müdahil olmaktadır. Çoğu zaman para ve askeri güçle desteklenmiş, uluslararası “sivil toplum örgütleri”yle maskelenmiş emperyalist müdahalelerin, ülke içinde mevcut askerî ve sivil bürokrasi içinde etkili siyasi figür ve hareketler eliyle hem devrimleri engellediği hem de ülkelerin emperyalizmin çizdiği rota içinde kalmasını sağladığı görülmektedir. Sırbistan, Ukrayna, Gürcistan gibi örneklerde emperyalizmin doğrudan hareketleri manipüle ettiğine ve yönlendirdiğine dair kanıtların ortaya çıktığı fason/renkli karşı devrimlerle, doğrudan emekçi halkın bağrından çıkan ve sınıf mücadelesi dinamiklerinin baskın olduğu, çoğu zaman emperyalizm işbirlikçisi iktidarları hedef alan ama süreç içinde müdahaleye uğrayan devrimleri, halk isyanlarını ve ayaklanmalarını kesin olarak ayırmak fason/renkli karşı devrimlerin karşısında emekçi halk dinamiğine yaslanan hareketlerin yanında olmak gerekir. Bu hareketlerin zaferi için proletaryanın önderlik krizini aşacak devrimci partinin inşası yolunda sistematik bir çaba yürütmek elzemdir.   
  3. Afrika’da Fas’tan Asya’da Endonezya’ya halk hareketlerinde gençliğin yoğun katılımı “Gen Z” kod adıyla yeni ve ayrıksı bir kategoriye konmaktadır. Ne bir halk hareketinde gençliğin öne çıkması ne de genç kuşakların yaşam ve hareket tarzlarıyla mücadeleye damgalarını vurmaları yeni ya da orijinaldir. Tarihte ya da bugün orta yaş ve üstünün ağırlıkla katıldığı ve damga vurduğu bir devrim ya da halk isyanı var olsa ayrıksı ve orijinal olan o olurdu. Yine isyan eden halk kitlelerinin kimlik çeşitliliği, azınlık olan ve ezilen kitlelerin devrimci, ilerici halk hareketlerini yoğun ve etkin katılımında da bir orijinallik yoktur. 
  4. Gel gelelim tarihte ve güncel olarak bir devrimle sonuçlanmasa dahi iktidar değişikliğine yol açan ya da kurulu düzeni derinden sarsan hareketlerin ortak özelliği kitlenin yapısı ne kadar heterojen olursa olsun eylemliliğin tek ya da ana birkaç hedefe doğru (çoğu zaman mevcut iktidarın devrilmesi) yönelmesidir. Çevre, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, gençlik, etnik ya da inançsal azınlık politikaları gibi farklı odakları olan bağımsız hareketlerin toplamının devrimci sonuçlar yarattığı bir örnek tarihte yoktur. Her zaman tüm toplumsal dinamiklerin etrafında toplanacağı bir merkez gereklidir. İçinde bulunduğumuz kapitalist toplumun yapısal dinamikleri ve çağın özellikleri bu merkezde proletaryanın bulunmadığı yani proleter hegemonyasının sağlanamadığı her durumda boşluğun burjuvazinin siyasi güçleri tarafından doldurulduğunu göstermektedir.  
  5. Zohran Mamdani'nin, New York’u dünya kapitalizminin merkezi Wall Street'in arka bahçesi olarak gören zengin ve kudretli çevrelerin adayına karşı kazandığı zafer, burjuva düzen siyasetinin kırılganlığın bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Trump’ın “komünist” yaftası yapıştırıp, New Yorkluları belediyeye yasal olarak ödenmesi gerekli olanlar hariç tüm federal fonları kesmekle tehdit ederek karşısında aktif bir kampanya yürüttüğü Mamdani’nin seçim başarısının arka planında Mamdani’nin sınıf taleplerini sahiplenen politikasının bulunması aynı zamanda ön-faşizmin panzehirinin sınıf mücadelesi olduğunun da bir kanıtı niteliğindedir. Ayrıca Mamdani, sadece Trump’ın adamlarına karşı değil Demokrat Parti’nin iç yapısına karşı da mücadele etmek zorunda kalarak mevcut düzen siyasetinin yerleşik kalıplarının dışına çıkmanın da ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. 
  6. Ne var ki dönemin karakteristik özellikleri ne ulusal ne uluslararası düzeyde, ortayolculukla sonuç almaya elvermektedir. Mamdani sınıf taleplerini dillendirmişse ve Demokrat Parti’nin yerleşik yapısı ile çatışma içine girmişse de son tahlilde Wall Street partisi olan Demokrat Parti’den kopmamıştır. Amerikan siyasetinin radikal Siyonist söylemini benimsememiş, Filistin halkına sempati göstermiştir ama Siyonizmi hiçbir aşamada reddetmemiştir. İzlediği siyaset sınıf taleplerine dayansa da sınıf siyaseti değildir. Mamdani’nin kimlik siyaseti onun zayıf karnıdır. Mamdani, Yunanistan’da Çipras’ın ve Şili’de Boriç’in örneğinde olduğu gibi sermaye ile keskin bir çelişkiye düşmesinden dolayı sınıf taleplerinden geri adım attığında kimlik söylemleri ABD’nin en kozmopolit şehri New York’ta onu dahi işçi ve emekçi çoğunluktan koparacaktır. Bir seçim zaferinin ABD emperyalizminin kalbinde devrimci bir siyasi krize dönüşmesi ancak oy verenlerin sendikalarda, öz savunma komitelerinde ve nihayet sermayeden ve devletten bağımsız bir sınıf partisinde örgütlenmesi ile mümkün olacaktır.

Tarihin motoru sınıf mücadelesi, devrimin öznesi işçi sınıfıdır: Devrimci parti proletarya partisidir!

  1. Kapitalizmin krizinin yeni bir tür kapitalizme geçişle aşılacağına hatta hali hazırdaki sanayi toplumunu ve dolayısıyla sınıf mücadelesini geride bırakan bilgi teknolojilerinin, kripto paraların, yapay zekanın vb. etkisiyle kapitalizmin yeni bir evreye girdiğine dair argümanlarla yürütülen tartışmaların popülerliği ile gerçeği açıklama kabiliyeti arasında tam bir tezat söz konusudur. Ne kripto paralar kapitalizmin temelindeki değer yasasını ya da paranın meta ve genel eşdeğer karakterini ortadan kaldırmıştır ne de yapay zekâ işçi sınıfını gereksiz hale getirmiştir. 
  2. İnsanların başka insanlarla ve dünyayla cep telefonları ve internet üzerinden ilişki kurmaya başlamasının sayısız sosyal ve kültürel etkisinden bahsedilebilir. Ancak bu etkilerden hiçbiri sanayinin ve sanayi proletaryasının öneminin azalması olamaz. Sadece insan hayatının klasik tüketim nesneleri değil bilgi toplumuna dair efsanelere kaynaklık eden tüm cihazlar birer sanayi ürünüdür. Bugün bir cep telefonu fabrikası, ölçeğine göre yüzlerce, binlerce hatta Hindistan ve Çin’deki dev kampüslerde on binlerce işçiyi klasik sanayi üretim hatlarında bir araya getirmektedir. Cep telefonlarıyla birlikte tüm elektronik cihazların adeta hücrelerini oluşturan çipler de yine binlerce hatta on binlerce işçinin seferber edildiği fabrikalarda üretilmektedir. Hizmet ve perakende sektörünü devasa ölçülerde büyüterek derinleştiren internet alışverişi olgusu şehirlerde işçi olarak kuryelerle karşılaşan modern küçük burjuvanın zihninde proletaryanın tamamen yapı değiştirdiğine dair izlenimler yaratabilir. Ancak gerçeklik artan internet alışverişine paralel olarak motorlu araç üretim tekellerinin motosiklet üretim kapasitesini arttıran sanayi yatırımları yaparak modern sanayi proletaryasının saflarını sürekli beslemeye devam etmesidir. 
  3. Klasik sanayi proletaryasından farklı özellikler gösteren hizmet sektörünün farklı kollarında çalışan kafa ve kol emekçilerinin sayılarının ve çeşitliliklerinin artması ancak kapitalizmin proletaryanın saflarını genişlettiğini gösterir. Dünya nüfusunda artan şehirleşme eğilimine paralel olarak çağımızda sınıf mücadelesinin öncü ve merkezî önemdeki gücünü oluşturan sanayi proletaryası, 19. ve 20. yüzyılın büyük kısmının aksine karşılıklı etkileşiminin çok daha sınırlı olduğu bir köylü denizinin içinde değil kalabalıklaşırken proleterleşen bir büyük şehirli nüfus içinde yaşamaktadır. Bu olgu sanayi proletaryasının merkezinde olduğu işçi sınıfının tüm ulusa önderlik etme potansiyelini de köreltmemekte bilakis arttırmaktadır. 
  4. Sanayi proletaryasının göreli olarak zayıf olduğu belirli ülkelerde proletaryanın örgütlenme ve mücadele kapasitesi ve toplum üzerindeki tarihsel ve kültürel etkisi açısından en yüksek potansiyeli gösteren kesimleri (örneğin Bolivya’da maden işçileri, Azerbaycan’da petrol işçileri, Kuzey Kıbrıs’ta öğretmenler ve kamu emekçileri gibi) öncü rolü üstlenebilir. Her halükârda proletarya partisi toplumun emekçi çoğunluğunu ve ezilenleri devrimci programa kazanmak için stratejik olarak işçi sınıfının içinde mevzilenmeyi temel almak zorundadır. Savaş içinde olan ya da işgal altındaki ülkelerde üretim dahil tüm toplumsal işlevlere damgasını vuran askerî gereklilikler devrimci örgütlenme için de belirleyici çerçeveyi sunar. 2. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı partizan savaşı, Çin devriminde Japon işgaline karşı köylü savaşı, Vietnam’dan Filistin’e işgalci güce karşı gerilla savaşları proleter devrimcileri için önemli deneyimler sunmaktadır.    
  5. Proletaryanın önderlik krizinin çözümü için merkezî sorun devrimci işçi sınıfı partilerinin ve enternasyonalinin inşasıdır. Gerek Bolşevik Partisi bağlamında ulusal ölçekte, gerekse Komintern’in 21 Koşul’u ve IV. Enternasyonal’in Geçiş Programı temelinde enternasyonal örgütlenme düzeyinde, Leninist parti ve örgüt anlayışı esastır. Bolşevik-Leninist parti proleter sınıf karakteriyle, disiplinli ve demokratik merkeziyetçi yapısıyla çağın özelliklerine denk düşen ve çağın gereklerine uygun olan, ülkelerin özgül koşullarına uyarlanma kapasitesine sahip bir örgütlenme modelidir. 

 

Emperyalizmin savaşı hem barbarlığın hem de devrimin yatağıdır

  1. Emperyalist kapitalizm ölüm döşeğindedir ve kendisiyle birlikte tüm dünyayı yok oluşa sürüklemeye hazır bir barbarlığın kaynağıdır. Devrimci İşçi Partisi ve onun öncülleri Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte ABD emperyalizmi muzaffer bir eda ile kendi hegemonyasını “yeni dünya düzeni” adı altında dayatırken, bu sözde “Amerikan barışı”nın emperyalizmin yapısal dinamiklerini ortadan kaldırmadığını ve er geç yeni bir savaşlar dönemi açacağını, Birinci Körfez Savaşı bağlamında “emperyalizmin barışı ancak mezarlığın sessizliğinde mümkündür” diyerek ortaya koymuştur. Yugoslavya’nın parçalanması, Kosova Savaşı ve 11 Eylül’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırı ardından ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak’a yönelik başlattığı sürekli savaş dönemi bu tezi doğrulamıştır ve 2000’li yılların başında “Üçüncü Dünya Savaşı’nın ilk kez somut ve güncel bir olasılık haline geldiği”ni ortaya koymuştur. Devrimci İşçi Partisi, 2016’da tam da dünya savaşı dinamiklerinin giderek belirginleşmesi üzerine gerçekleştirdiği 1. Olağanüstü Kongresi ile Üçüncü Dünya Savaşı’nın dolaysız biçimde, somut olarak ve elle tutulur yakıcılıkta bir tehlike halini aldığı tespitini karar altına almıştır.
  2. Gerek dünyayı saran sürekli savaş haline gerekse “çok kutuplu” bir yapının yükselişine bakarak Üçüncü Dünya Savaşı’nın hâlihazırda başlamış olduğuna dair bir tespite sıçranamaz. Üçüncü Dünya Savaşı olasılığından bahsederken bunun ne olduğu ve neye benzeyeceği konusunda gerçekçi ve tutarlı öngörülere sahip olmak gerekir. Dünya savaşı, dünyada çok sayıda savaşın olması değildir. Üçüncü Dünya Savaşı, büyük güçlerin (ABD, AB, Britanya ve Japonya gibi emperyalist ülkelerin dışında Rusya ve Çin gibi güçleri de kastediyoruz) hemen hepsinin (er ya da geç tamamının) dâhil olduğu/olmak zorunda kaldığı bir savaş olacaktır. Bölgesel ölçekte başlasa dahi savaş alanı tüm küre olacaktır. Böyle bir savaşın şu anda yaşadığımız savaş halinden niteliksel olarak çok farklı olduğu ortadadır. 

 

Savaşın tarafları

  1. 90’ların sonunda başlayan ve “Asya’nın fethi” hedefini taşıyan ABD’nin sürekli savaşı er geç ABD emperyalizmini Rusya ve Çin’le karşı karşıya getirmiş ve nihayet bir ekonomik depresyon emperyalizmin tüm çelişkilerini görülmemiş derecede keskinleştirmiştir. Bugün Üçüncü Dünya Savaşı dinamiklerinin temelinde ABD emperyalizminin öncülüğünde, Rusya ve Çin’i askerî, ekonomik ve siyasi olarak kuşatmak, bu iki ülkeye diz çöktürerek emperyalizme karşı oluşturdukları askerî (özellikle Rusya) ve ekonomik (daha ziyade Çin) tehditleri bertaraf edip, bu ülkelerin emperyalist dünya sistemine tamamen bağımlı ve tabi güçler olarak (hatta sömürgeleştirilmiş alanlar olarak) entegrasyonlarının sağlanması vardır. 
  2. Üçüncü Dünya Savaşı dinamikleri açısından emperyalist büyük güçler (ABD, AB, Britanya, Almanya, Fransa, Japonya gibi) arasındaki bir paylaşım mücadelesinden ziyade Batı emperyalizmi ile Rusya/Çin’i karşı karşıya getiren çelişkiler öne çıkmaktadır. Bu, emperyalistler arası çelişkilerin ortadan kalktığı ya da önemini yitirdiği anlamına gelmez. Tam tersine ABD, tam da bu iç çelişkiler yüzünden emperyalist kampı bir bütün olarak Rusya ve Çin’in karşısında bir mevziye sokamamaktadır. SSCB ve Doğu Avrupa’daki işçi devletlerinin Avrupa’da, Çin Halk Cumhuriyeti’nin ise Asya’da kapitalizm için sistemsel bir tehdit arz ettiği koşullarda, mülksüzleştirilme korkusu emperyalist ülkelerin burjuvazilerini, ABD ile emperyalist bir rekabet içine girmekten caydırmıştır. Bu koşullar değişmiştir; artık Rusya ve Çin tüm emperyalist dünyayı ABD hegemonyasında tek bir cephede birleştiren bir sistemsel tehdit oluşturmamaktadır.  Dolayısıyla emperyalist dünyanın kendi içinde çelişkilerin derinleşmesi ve merkezkaç eğilimlerin artması doğal görülmelidir. 
  3. Trump’ın ABD başkanı olması emperyalistler arası çelişkileri yoktan var etmemiş, mevcut çelişkileri daha keskin ve görünür hale getirmiştir. Dahası bahse konu olan uç örnekler, olağanüstü gelişmeler olduğu takdirde (emperyalist ülkelerde oluşabilecek faşist rejimler, darbeler, iç savaşlar, vekil güçlerin savaşlarının onları himaye eden güçleri çatışmaya çekmesi vb.) emperyalizmin iç çelişkilerinin ve rekabetinin askeri biçimler alan açık bir düşmanlığa ve paylaşım mücadelesine dönüşmesinin de mümkün olabileceğini düşündürmelidir. Yine de bu merkezkaç eğilimler, yakın vadede emperyalist güçlerin birbirlerine karşı askerî boyutu da içeren şekilde bloklaşmalarına kadar varmaktan henüz uzaktır. 
  4. ABD ve onun başını çektiği emperyalist blokla Rusya ve Çin arasındaki saflaşmanın bozularak karşılıklı yeni mevzilenmelerin oluşması ihtimali de perspektif dahilinde tutulmalıdır. Geçmişte 1970’li yıllarda Nixon ve Mao arasında başlayan pinpon diplomasisiyle Çin’i SSCB’ye karşı ABD’nin müttefiki haline getiren süreç emperyalizmin taktik esnekliklerinin boyutunu göstermektedir. Ayrıca sosyalizm saflarında oportünizm ve milliyetçiliğin ne kadar büyük bir zaaf yarattığı da ortadadır. Çin Komünist Partisi’nin oportünizmi ve milliyetçiliği çok daha ileri boyutlardadır. Bugün ÇKP’nin benzer bir Amerikancı hatta girmiyor oluşunun sebebi ideolojik ve politik değil Büyük Depresyonla birlikte dünya pazarının parçalanma eğilimlerinin Çin ekonomisinin emperyalist sisteme barışçıl entegrasyonunu imkânsız hale getirmesi ve ABD ve Çin arasındaki ekonomik rekabeti uzlaşmazlığa yakın bir derecede keskinleştirmiş olmasıdır. 
  5. Rusya’da ise Putin’in sosyalizm düşmanlığı ve NATO üyeliği talep edecek kadar oportünist bir milliyetçi çizgide olması onu emperyalizme karşı güvenilir bir müttefik olmaktan çıkarır. Bu güvenilmezliğin ABD ve Rusya arasında Çin’e karşı bir ittifaka dönüşmesi son derece zordur ancak imkânsız değildir. Üstelik olası bir ABD-Rusya ittifakının nükleer dehşet dengesini ortadan kaldıracak ve bu ittifaka tüm isteklerini nükleer güçle dayatma imkânı verecek olmasının, yakın ilişkileri olan Trump ve Putin’i iştahlandırabileceği de hesaba katılmalıdır. Ancak dünya savaşının dinamikleri açısından kişisel ilişkiler geçicidir ve istikrar vadetmekten uzaktır. Yine de olasılık ne kadar düşük olsa da milliyetçi burjuva liderliklere yönelik güvensizlik esastır ve bu liderliklerin oportünist manevraları dikkatle takip edilmelidir.  Bir ABD-Rusya ittifakını liderlerin kişisel ilişkileri faktörünün ötesine geçirebilecek başka bir etkenin Kuzey Kutup Dairesi’nin diğer kıyıdaş ve ikinci dereceden ilgili ülkeleri dışlayarak bir duopolün (ABD-Rusya) hâkimiyeti altına alınması yolunda bir çıkar ortaklığı politikası olması ihtimal dâhilindedir. Trump’ın dış politikasında Arktik Bölgesi’nin asli bir rol oynadığı Kanada ve Grönland’a (yani Danimarka’ya) yönelik tehditlerinde açıkça görülmektedir.  Bu olasılığın uygulamaya geçip geçmeyeceğini dikkatle izlemek gerekir.

 

Savaşın biçimleri

  1. Mevcut durumda savaşlar bölgesel düzeye dahi kolay kolay sıçrayamamakta, savaşlarda vekil güçler öne çıkmaktadır. İçinde bulunduğumuz savaşlar çağında, konvansiyonel savaşın gayrinizami savaşla iç içe geçtiği, üniformalı üniformasız asker arasındaki geçişkenliğin arttığı, siber âlemin ve uzayın savaş alanlarına dâhil olduğu, “hibrit savaş”, “yeni nesil savaş” gibi kavramların öne çıktığı bir süreç yaşanmaktadır. Elbette ki askerî teknikteki ve teknolojideki gelişmeler savaşın dinamiklerini ve alacağı biçimleri derinden etkileyecektir. Ancak savaşın niteliğini ve konusunu belirleyen, son tahlilde sosyo-ekonomik altyapı, sınıfsal ilişkiler ve ilgili ülkelerin emperyalist sistemdeki göreli konumlarıdır.
  2. Üçüncü Dünya Savaşı’nın dinamiklerini belirleyen sosyal/sınıfsal altyapı ile ABD’nin başını çektiği emperyalist güçler ile Rusya ve Çin’i dünya ölçeğinde ve topyekûn bir askerî hesaplaşmaya doğru adım adım iterken bu savaşın çıkışını geciktiren, ölçeğini sınırlandıran, biçimlerini çeşitlendiren askerî üstyapı arasında bir gerilim söz konusudur. Bu gerilimin tezahürü olarak “hibrit savaş” konsepti öne çıkmaktadır.  Çağımızda hibrit savaşın önemi ve yeri artsa da bu biçimlerin konvansiyonel askerî güçlere tabi olduğu, konvansiyonel gücün de nükleer kapasiteye tabi olduğu gerçeği değişmemektedir. 
  3. Nükleer dehşet dengesi soğuk savaş döneminin mirasıdır ve iki ucunda halen iki süper nükleer güç konumunu koruyan ABD ve Rusya bulunmaktadır. Nükleer dehşet dengesi, bir kez başladıktan sonra kimsenin kazanan olamayacağı devasa bir yıkım demektir. Geçmişte soğuk savaşın “soğuk” olmasının başlıca sebebi olan işte bu nükleer dehşet dengesidir.  Bugün de aynı dehşet dengesi dolayısıyla savaşı sınırlandırma eğiliminin tezahürü olarak askerî çatışmada vekil güçler öne çıkmakta, taraflar sıklıkla siber savaş, propaganda savaşı vb. askerî olmayan hibrit savaşım biçimlerine başvurmaktır.
  4. Nükleer savaşın ölçeğinin kontrol edilmesinin zorluğu ve yıkımın olası boyutları nükleer silahların esas fonksiyonunu caydırıcılıkla sınırlandırmaktadır. Gelgelelim söz konusu nükleer savaştan kaçınma eğilimi asla burjuvazinin her şeye rağmen insanlığa dair bir sorumluluk bilinciyle hareket edeceği varsayımına dayanmamalıdır. Burjuvazi bir sınıf olarak insanlığa karşı böyle bir sorumluluk geliştirmemiş olduğunu somut örneklerle kanıtlamıştır. Dolayısıyla nükleer misilleme tehdidi marjinalleştiğinde ve siyasi tecrit tehlikesi göze alınabilir bir düzeye indiğinde emperyalist burjuvazinin nükleer gücü kullanarak kesin sonuç elde etmekten insani kaygılarla kaçınacağı asla düşünülmemelidir. Tekelci emperyalist burjuvazinin ve modern küçük burjuvazinin en zengin katmanlarının böyle bir nükleer savaşın etkilerinden kendilerini korumak açısından alternatif sığınak coğrafyaları arayışı içinde olduklarının işaretleri görülmektedir. Yeni Zelanda ve daha da gizemli ama güvenceli uzay kolonileri gibi alternatifler devletlerin başına yerleşmiş muhteris politikacı takımına daha büyük bir seçiş olanağının açılması anlamını taşıyabilir.
  5. ABD emperyalizmi açısından İsrail’in konumunun özel bir yanı vardır. İsrail’in Gazze soykırımı, ABD’nin İsrail’e sunduğu koruma kalkanının koşulsuzluğunun bir test alanı haline gelmiştir. İsrail’in konvansiyonel bir stratejik yenilgi durumunda, ABD’den olası bir misillemeye karşı nükleer destek sözü alarak, nükleer silaha başvurma olasılığı azımsanmamalıdır. Nükleer savaş senaryolarında, aşırı grupların darbeyle iktidara gelmesiyle ya da nükleer silahların gayrinizami silahlı grupların eline geçmesiyle, dehşet dengesine dayanan ülkeler arası kontrol mekanizmalarının işlevsiz kaldığı durumlar sıklıkla ele alınmaktadır. İsrail açısından bu unsurlar halihazırda mevcuttur hatta Siyonizmin nitelikleri itibariyle yapısaldır. Siyonizmin yapısı, ABD’nin dahi kontrolü dışında emrivakilere girişebilmesini ya da ABD’nin sonrasında mesuliyet kabul etmeyeceği şekilde İsrail’i bir nükleer vekil olarak kullanmasını olasılık dâhiline sokmaktadır. İsrail’in nükleer program ve kapasitesinin bugüne kadar herhangi bir yaptırıma uğramaksızın gizli tutulmasında ABD’nin himayesi belirleyici olmuştur. Herhangi bir nükleer anlaşmaya taraf olmayan, denetim dışında bulunan İsrail adeta ABD’nin elinde ruhsatsız bir nükleer tabancadır.
  6. Emperyalizmin insanlığı karşı karşıya bıraktığı tehlikelerin en ucunda nükleer barbarlık vardır. Nükleer barbarlık tehlikesine karşı pasifist bir silahsızlanma politikası savunmak proletaryanın çizgisi olamaz. Tarihte işçi devletlerini nükleer saldırıdan koruyan ABD’nin insafı değil SSCB’nin nükleer silahlanması olmuştur. Bunlar bizi emperyalist tehdit altındaki ülkelerin nükleer silah edinme hakkının meşru olduğu noktasına getirir. Devrimci İşçi Partisi bu temelde İran’ın ve Kuzey Kore’nin nükleer silahlanma hakkını meşru görmektedir. Suudi Arabistan’ın ve Türkiye gibi emperyalist tehdit altında olmayan, tam tersine emperyalizmin üsleri konumunda olan (Türkiye ayrıca ABD’nin nükleer silahlarını barındırmaktadır) ülkelerin nükleer silahlanma girişimleri ise vekili oldukları emperyalist kampın rızası hilafına gerçekleşmesi mümkün olmayan çabalar olarak meşruluk ve haklılıktan yoksun olacaktır.
  7. Nükleer dehşet dengesi insanlığı, barbarlığın sadece bir biçiminden, o da geçici olarak, korumaktadır. Emperyalizmin Arap devriminin ardından Batı Asya’yı kontrol altında tutmak üzere, devrimi halklar arasında gerici boğazlaşmaya dönüştürmek için yol verdiği DAİŞ başta olmak üzere tekfirci ve mezhepçi barbarlığın vardığı boyutlar açıktır. Bu barbarlık biçimlerinin kısmen geri çekildiği süreçte İsrail Siyonizmi Gazze’de başlattığı soykırımla barbarlık çıtasını yeni bir seviyeye taşımıştır. 
  8. Sudan’da Birleşik Arap Emirlikleri’nin adeta bir alt taşeron olarak seferber ettiği paralı askerlerin (BAE’nin kendisi emperyalizmin bir vekil gücüdür) sergilediği barbarlığın kaynağı asla, tarihi etnik boğazlaşmalarla ve soykırımlarla dolu Afrika’ya özgü bir olgu olarak görülmemelidir. Kızılderililerden Yahudilere kadar soykırım Batı emperyalizminin bir politik aracı olarak insanlık tarihine sokulmuştur. Yarın herhangi bir coğrafyada dökülen kanı oraya askerî müdahalede bulunmak için gerekçe yapacak olan Batılı emperyalist güçlerin propagandasını boşa çıkarmak uluslararası proletaryanın başlıca görevlerindendir. Ukrayna’da NATO’nun vekilleştirdiği Nazi grupların barbarlığının Batı Sudan’daki paralı askerlerden geri kalmadığı, üstelik bu barbarlığın faillerinin ABD, Kanada ve Avrupa parlamentolarında kahramanlar olarak alkışlandığı unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Etnik ve inanç temelli gerici boğazlaşmaların ve soykırımların kaynağı, halkların geriliği değil bunları perde gerisinden kışkırtan, uygarlık kisvesine bürünmüş emperyalizmin kendisidir.

 

Savaşın coğrafyaları

  1. Dünya savaşının nükleer güç sahibi taraflarının açık şekilde silahlı çatışmaya giremediği koşullarda savaşın biçimleri kadar coğrafyası da çeşitlenmektedir. Savaşın coğrafyası neredeyse şimdiden tüm dünya sathına yayılmış haldedir. Dünya savaşını yaratan ekonomik kriz dinamikleri savaşın coğrafyalarının şekillenmesinde de belirleyicidir. Enerji havzaları, değerli madenler, nadir toprak elementleri hatta su rezervleri gibi stratejik kaynaklar üzerindeki paylaşım mücadelesi, küresel ticaret yollarının, askerî ve diplomatik kuşatma, ekonomik ve askerî yıpratma, devletlerin ve devlet dışı silahlı güçlerin vekilleştirilmesi, vekil güçlerin tarafsızlaştırılması, taraf değiştirmesi ya da silahsızlandırılması savaşın coğrafyalarını belirleyen ve çeşitlendiren unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
  2. Dünya savaşına gidişte en sıcak cepheyi oluşturan Ukrayna’da NATO’nun Rusya’yı kuşatma çabası başat unsur olmakla birlikte, Batı emperyalizminin bu savaştan başlıca beklentisi Rusya karşısında tayin edici bir askerî zaferden ziyade, Rusya’nın ekonomik olarak yıpratılması ve Rusya’nın askerî kudretinin, silah sistemleri, savaş stratejisi ve taktikleri, insan gücü ve moral kaynakları ve başka açılardan güçlü ve zayıf yanlarının tespit edilmesidir. Ayrıca Trump’ın Zelenski ile nadir toprak elementleri üzerine yaptığı anlaşma kaynak mücadelesini de tali bir unsur olarak devreye sokmaktadır.
  3. İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımla birlikte Lübnan, Suriye, Yemen ve nihayet İran’a karşı askeri saldırıları Batı Asya’yı hızla dünya savaşını tetikleyebilecek bir bölgesel savaşın coğrafyası olmaya aday hale getirmiştir. ABD emperyalizminin, yanına Avrupa emperyalizminin İngiltere ve Almanya gibi başat güçlerini de alarak İsrail’in arkasında durduğu savaş, birçok unsuru bir arada barındırmaktadır. Filistin direnişinin Aksa Tûfânı bir başlangıç değil bir aşamadır. Aksa Tûfânı sadece Siyonist işgale bir tepki değildir. Batı Asya’da ABD emperyalizminin işbirlikçi Arap rejimlerini kendi tarafında saflaştırmak üzere İsrail’in etrafında toplamayı amaçlayan “İbrahimi anlaşmalar” hamlesini de durduran bir müdahaledir. 
  4. NATO üyesi Türkiye ile İsrail’le İbrahimî anlaşmaları imzalayan işbirlikçi rejimlerin oluşturması istenen eksenin, öncelikle İran’ı ve direniş eksenini askerî olarak etkisizleştirmek ve mümkünse İran’da bir rejim değişikliği ile Rusya’yı bir müttefikinden yoksun kılarak kuşatmak, Batı Asya’dan başlayarak Kuzey Afrika ve Doğu Afrika üzerinden Afrika’daki enerji ve maden havzalarının kontrol edilmesini sağlamak, Çin’in Kuşak Yol projesini keserek Hindistan, Körfez ülkeleri, İsrail ve Kıbrıs üzerinden emperyalizmin kontrolünde bir alternatif yaratmak, bölgede emperyalizme ve Siyonizme karşı direnç gösteren Hamas, Hizbullah, Husiler, Haşdi Şabi gibi yapıları silahsızlandırmak, Suriye’de HTŞ’nin vekilleştirilmesini sağlamak gibi çok yönlü hedefleri bulunmaktadır. Siyonizme tek bir itirazda bulunmayan HTŞ, Suriye’deki alevilere ve Dürzilere yönelik katliamlarla ve diğer ulusal, dinsel, mezhepsel grupların üzerinde baskı kurarak hakimiyetini sağlamaya çalışmaktadır. Ayrıca Kürdistan coğrafyasında bulunan Kürt siyasal hareketinin vekilleştirilmesi (PYD) ya da silahsızlandırılarak/tasfiye edilerek NATO üyesi Türkiye’nin nüfuzu altına alınması (PKK ile yürütülen süreç) emperyalizmin Batı Asya’daki mevzilenmesinden ayrı düşünülemez. 
  5. Asya-Pasifik coğrafyası emperyalist savaşın ana hedefi olan Çin’in kuşatılması ve yıpratılması açısından kritik bir önem taşımaktadır. Bu coğrafyanın potansiyel sıcak savaş cephesi Tayvan’dır. ABD emperyalizmi Tayvan adası etrafında zaman zaman ısıtılan bir gerilim politikası izlerken gerilimin sıcak savaşa dönüşmesinden şimdilik kaçınmaktadır. Bununla birlikte emperyalizmin Çin’le tayin edici bir askerî çatışmaya girmek için hazırlandığı, bunun için İngiliz emperyalizmi ile Avustralya’yı da içine alan AUKUS adlı bir konvansiyonel/nükleer ittifak kurduğu görülmektedir. Ayrıca ABD emperyalizmi Japonya, Güney Kore gibi stratejik vekilleriyle Doğu’dan kuşattığı Çin’i Güneybatıdan da sıkıştırmak için Hindistan’ı vekilleştirmek üzere yoğun bir çaba içerisinde olacaktır. 
  6. Bunun için Hindistan ve Çin arasındaki tarihsel ve coğrafi gerilimleri Hindistan-Pakistan arasındaki Çin’in Pakistan lehine dahil olduğu Keşmir sorununu sürekli sıcak tutmak, çekilmek zorunda kaldığı Afganistan’da yeniden askerî varlık göstermeye çalışmak, kuşatma politikasının gereği olarak öne çıkmaktadır. ABD emperyalizmi Çin’i yıpratmak üzere Uygur, Tibet ve Hong Kong gibi coğrafyalarda silahlı/silahsız vekil güçleri oluşturma ve güçlendirme politikası izlemektedir. Özellikle Uygur bölgesinde bu göreve aday tekfirci/mezhepçi unsurların Suriye başta olmak üzere Batı Asya’daki vekalet savaşlarında yoğun bir hibrit savaş stajı görmüştür. 
  7. Orta Asya ve Kafkaslar Çin’in Kuşak Yol projesinin önünün kesilmesi ve enerji kaynakları üzerinde mücadele bağlamında savaşın coğrafyası olmaya adaydır. Özellikle Kafkaslar aynı anda hem Rusya’nın kuşatılması, hem Orta Asya’dan Avrupa’ya uzanan enerji rotasının kontrolü hem de Çin’in Kuşak Yol projesinin önünün kesilmesi gibi mücadele alanlarının kesişim noktasındadır. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ savaşının, tam da bu güzergâhta stratejik önem taşıyan Zengezur koridorunu “Trump yolu” adıyla emperyalizmin nüfuzu altına sokmak, Rusya ve İran arasındaki coğrafi bağlantıyı kesmek, Azerbaycan’ı daha fazla NATO ve İsrail nüfuzuna sokmak, Ermenistan’ı Rusya’nın askeri işbirliği örgütü CSTO’dan kopartmak gibi sonuçlar doğurması küçük çaplı bir savaşın nasıl dünya savaşı dinamikleriyle bütünleşebildiğini gösteren önemli bir örnektir. Bölgede emperyalizmin nüfuzu arttıkça Gürcistan ve Çeçenistan gibi coğrafyaların Rusya’ya karşı kuşatma ve yıpratma boyutlarıyla yeniden sıcak savaş alanları haline getirilmesi muhtemeldir.
  8. Venezuela üzerinden Latin Amerika da savaşın coğrafyaları arasına girme potansiyeli göstermektedir. ABD emperyalizminin bu ülkelerdeki istihbarat operasyonları ve vekil güçleri aracılığı ile giriştiği darbe girişimlerinin başarısız olmasının ardından donanmasını devreye soktuğu görülmektedir. Venezuela spesifik olarak Rusya ve Çin’le ittifak ilişkisinin dışında sahip olduğu dünyanın bir numaralı petrol rezervleriyle kaynak mücadelesinin de konusudur. Ancak bu ülkenin esas özelliği Brezilya’da Bolsonaro’nun yenilgisini, Kolombiya’da halk isyanı ve seçimlerle Amerikan vekillerinin iktidardan düşmesini uzaktan izlemek zorunda kalan ABD’nin önündeki başat engellerden biri olarak yükselmesidir. 
  9. Kuzey Kutbu da dünya savaşının bir potansiyel coğrafyası olarak belirmektedir. Küresel ısınmayla birlikte kutupların erimesi bu bölgede alternatif bir ticaret rotası oluşturmakta, bu rotanın hakimiyeti küresel ticareti kontrol etmek ve Çin’in önünü kesmek açısından elzem hale gelmektedir. Yine buzulların erimesi bu coğrafyayı nadir toprak elementleri, değerli madenler ve enerji rezervleri açısından bir kaynak mücadelesinin konusu haline getirmektedir. Sadece Ukrayna savaşının bir çıktısı olarak İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya alınmasının değil, Trump’ın Kanada ve Grönland üzerinde dile getirdiği yayılmacı fantezilerin arka planında da bu mücadele yatmaktadır. 
  10. Uzay ve siber ağlar hem hibrit savaş unsuru olarak hem de nükleer savaş için birer mevzilenme alanı olarak dünya savaşının topraktan bağımsızlaşan coğrafyaları olarak öne çıkmaktadır. Devletler bu alanda birbirilerine karşı mevzilenmek üzere devasa fonlar harcamaktadır. Bu yönüyle yıpratma boyutunun öne çıktığı düşünülebilirse de uzay ve siber alemin düşmanın askerî hamlelerini fiziken engellemeye yönelik (kıtalararası balistik füzelerin atmosfer dışında engellenmesi ya da hava, kara, deniz savaş araçlarının elektronik savaş yöntemleriyle etkisizleştirilmesi gibi) kullanıldığı düşünüldüğünde kuşatma boyutunun da olduğu değerlendirilmelidir. 

 

Proletaryanın devrimci stratejisi: Emperyalist savaşı devrimle durdur 

  1. Proletaryanın önderlik krizinin çözümü Üçüncü Büyük Depresyon koşullarının tetiklediği halk isyanlarının devrimlere dönüşmesi ve devrimlerin zaferinin hazırlanması açısından olduğu kadar bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın engellemesi için de elzemdir. Savaş eğilimlerinin başat hale geldiği dünya konjonktüründe burjuvazinin büyük, yapısal ve tarihsel çelişkisi kendi çıkarları için milyonlarca işçiyi, emekçiyi, köylüyü ve yoksul insanı silahlandırarak ordular halinde seferber etmek zorunda kalmasıdır. Nasıl ki yeni bilgi teknolojileri, kripto paraların, yapay zekanın gelişmesi vb. kapitalizmin en temel özelliklerinde ve sınıf mücadelesinin dinamiklerinde yapısal bir değişikliğe neden olmadıysa, savaşın biçim ve araçlarındaki değişiklikler de emperyalizmin ve savaşların yapısal özelliklerini ortadan kaldırmamıştır. Hibrit savaşın öne çıkması, insansız silah teknolojilerinin gelişmesi kitlelerin savaştaki önemini azaltmamıştır. Zira savaşın politikanın şiddet araçlarıyla devamından başka bir şey olmadığı gerçekliği yerli yerinde durmaktadır. Politikanın da öznesi insandır ve insan toplulukları çağımızda uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları temelinde bölünmeye devam etmektedir.
  2. ABD emperyalizminin nükleer ve konvansiyonel askerî kapasitesini ve bu kapasitenin ardındaki ekonomik gücü dengeleyebilecek dünya üzerinde herhangi bir rakibi yoktur. Rusya ve Çin ayrı ayrı da ittifak halinde de ABD karşısında mutlak bir caydırıcı güç oluşturmaktan uzaktır. Gelgelelim yüzyıllık emperyalist hakimiyetin sonunda, tüm dünya üzerinde enerji ve hammadde kaynaklarını kontrol ederek ve sermaye ihracı yoluyla elde edilen aşırı kârlarla büyüyüp semiren ABD, elde ettiği gücü dayatmaktan pek çok kez aciz kalmıştır. ABD’nin desteklediği darbe girişimleri Venezuela’dan Türkiye’ye kadar pek çok örnekte başarısızlıkla sonuçlanmıştır. ABD, iki savaşta Irak’ı askerî olarak yenilgiye uğratmasına rağmen arzu ettiği politik sonuçları elde edememiştir. 2000’lerin başında sürekli savaşın ilk aşamalarında girdiği Afganistan’dan utanç verici bir şekilde çıkmak zorunda kalmıştır. 
  3. Bir asır boyunca hakimiyeti altında tuttuğu emperyalist kampta merkezkaç eğilimler artmaktadır, bu hakimiyetin en ileri ifadesi olan NATO’nun beyin ölümünden bahsedilmektedir. Nihayet dünyayı kendi hegemonyası altına almak isteyen ABD emperyalizmi kendi içinde bütünlüğü sağlamaktan acizdir. Vietnam’da yaşadığı yenilginin travması Irak ve Afganistan’da derinleşen ABD emperyalizminin askerleri dünyadaki savaş alanlarından çekilirken, isyan bastırmakla görevli federal muhafızlar olarak Amerikan şehirlerinde belirmektedir. Dünya savaşına hazırlanan ABD emperyalizmi ülke içindeki iç savaş dinamiklerini kontrol etmekte zorlanmaktadır. Avrupa emperyalizmi de benzer çelişkileri her ülkede farklı düzeylerde ve biçimler altında yaşamaktadır. Hepsinin altında emperyalist kapitalizmin büyük depresyonu ve emperyalizmin bağrında sınıf mücadelesi dinamiklerinin keskinleşmesi yatmaktadır. 
  4. Üçüncü Dünya Savaşını hazırlayan dinamikler açısından hibrit savaş konvansiyonel savaşa, konvansiyonel savaş da nükleer savaşa tabidir. Tüm savaşlar ise son tahlilde sınıf mücadelesine tabidir ki bu da emperyalist dünya sisteminin baş çelişkisidir. Bu koşullarda proletaryanın devrimci programı bir proleter askerî politikayı mutlaka içermek zorundadır.  
  5. Vietnam savaşından sonra adım adım yükselen profesyonel orduların altın çağı sona ermekte, zorunlu askerliğin tüm dünyada geri dönme eğilimi belirmektedir. Kitleler her geçen gün daha fazla silahlanmaktadır. Bireysel silahlanmanın bir boyutu da tüm dünyada sanayi proletaryasının ve yoksul halk kesimlerinin de bir şekilde silahlarla haşır neşir hale gelmesidir. Bireysel silahlanmaya karşı çıkan küçük burjuva bir tavrın kapitalist devletin silahlanma tekelini elinde tutmasını onaylamak anlamına geldiği unutulmamalıdır. Emperyalist merkezlerin dahi iç savaş dinamikleriyle sarsıldığı bir dünyada bireysel silahlanmanın kolektif silahlanma biçimlerine evrilmesinin ışık hızıyla gerçekleşebileceği varsayılmalıdır. Bu gelişme o anda toplumda hangi kanallar açık ve aktifse o yolu izler. Yani ABD’de bir yanda MAGA teşkilatlanıyor, diğer yanda siyahlar ve göçmenler nefsi müdafaa pozisyonunda ise bunlar potansiyel kanallardır. Mezhepsel gruplaşmalar, varoşlarda yuvalanan lümpen çeteleşmeler hatta holigan grupları dahi bu gelişmenin kanalları haline gelebilir. Ülkeler ve toplumlar elbette farklı özellikler sergileyecektir. Avrupa’da kitlelerin silahlanması süreci çok daha yavaş bir tempoda ve çok daha kısmi şekillerde karşımıza çıkabilir. Öte yandan bir dizi Latin Amerika ülkesi ya da Batı Asya’nın sürekli savaş cephesi halindeki ülkeleri vb. ise tam tersi özellikler gösterebilir. Proleter askerî politika, dünyanın her yerinde proletaryanın sendikal ve siyasal örgütlenmelerini geliştirip kitleselleştirerek ilerici kanallar yaratmayı önüne koymalı, zorunlu askerlik temelinde şekillenen vatandaş ordularının saflarını doldurmaktan ve bu alanda Komintern’in 21 Koşul’unu izlemekten geri durmamalıdır.
  6. Proletaryanın örgütlenmesinin farklı düzeyleri olduğu unutulmamalı, sendikalardan partilere, Sovyetlerden enternasyonale ve nihayet devlete hatta devletler ittifakına kadar uzanan düzeyler perspektif dâhiline alınmalıdır. Dolayısıyla “NATO’dan çık, NATO’yu yık” sloganının gereği uluslararası ölçekte anti-emperyalist birleşik cephe taktikleriyle geliştirilmelidir. Bu doğrultuda savaşa ilişkin doğru tutum almak, NATO’nun karşısında ikirciksiz bir pozisyonu korumak, dünya savaşının haksız ve gerici kutbunun yenilgisi için çalışmayı esas alan bir politikada ısrar etmek stratejik önemdedir. 
  7. Bu stratejiyi, Rusya ve Çin’in ya da İran, Venezuela gibi bölgesel güçlerin emperyalizmle karşı karşıya geldikleri ölçüde askerî zaferlerinden yana olmaktan öteye geçirip, bu ülkelerdeki hâkim sınıf ve katmanlara siyasi olarak yedeklenmeye vardırmaktan kaçınılmalıdır. “Emperyalizm kâğıttan kaplandır” sloganıyla emperyalizme karşı bayrağı en önde tutan Maoist hareketin emperyalizmin safına geçtiği bir tarihten gelip de bugün Rus oligarklarına ya da Çin’in restorasyonist bürokrasisine politik güven duymak ve kitlelerde yanılsamalara neden olmak büyük bir hata olacaktır. 
  8. Proleter askerî politika, Rusya ve Çin’de proletaryanın öncülüğündeki halk kesimleri bağımsız bir güç olarak ordulaşıncaya kadar propaganda ve örgütlenme perspektifinden vazgeçmeksizin, resmi ordunun içinde yer alarak savaşmak biçimini alabilir. Bu politika Rusya ve Çin’in dışında benzer koşullara sahip olan, ABD emperyalizmi ve/veya vekilleriyle sıcak savaşa giren diğer ülkeler için de geçerli olacaktır. Milliyetçi burjuvazinin dar sınıfsal çıkarlarının emperyalizme karşı savaşımda ulusun tüm potansiyelinin seferber edilmesine engel olan boyutlarını, yine burjuva milliyetçiliğinin emperyalizme karşı farklı ulusların ittifakını sürekli baltalayan karakterini teşhir etmek proleter askerî politikanın önemli bir parçasıdır. Proleter askerî politika, bu ülkelerde işçi sınıfının devrimci iktidarı hedefini emperyalizme karşı savaşın zaferinin siyasi ve askerî gereklerine bağlar. Emperyalist güçlerin askerî yenilgisini, emperyalist sistemi topyekûn ortadan kaldıracak dünya sosyalist devrimine giden yolun uğraklarından biri olarak savunur.
  9. Proleter askeri politika müstakbel bir devrimci işçi iktidarının silahlı kuvvetlerinin salt bir iç savaş gücü olarak değil dünya devrimine hizmet edecek bir askerî ve politik anlayışla inşa edilmesini savunur. Kolombiya’nın Parlamenter reformist sol lideri Gustavo Petro’nun dahi Gazze’de soykırımı önlemek için bir uluslararası silahlı kuvvet kurma çağrısı yaptığı koşullarda, Ekim Devrimi’nin yolundan giderek örgütlenecek “işçilerin ve köylülerin kızıl ordusu” milliyetçi bir dargörüşlülükle bağdaşamaz. Devrimci İşçi Partisi işçi devletinin silahlı kuvvetlerinin, işçi devrimini emperyalizme karşı savunmakla, dünya devriminin çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda seferber olma görevlerini bir bütünlük içinde ele alır. Partizan savaşı, hibrit savaş ve düzenli savaş taktiklerinin somut koşulların somut tahlili temelinde uluslararası proletaryanın savaşımına uyarlanmasını savunur. Proleter askerî politikanın bu programatik boyutu bugünün koşullarında geçiş programı mantığı ile bürokratik işçi devletleri başta olmak üzere emperyalizmle çelişki ve karşıtlık içinde olan güçleri askerî yöntemler dahil gerekli tüm araçlarla emperyalist ve Siyonist barbarlığa karşı harekete geçirmeye yönelik çağrıları da kapsamaktadır.     
  10. Proletaryanın ulusal siyasete ağırlığını koyması nasıl bir devrimci partiyi zorunlu kılıyorsa, dünya ölçeğinde bu ağırlık proletaryanın ancak dünya partisi ve nihayet işçi devleti olarak örgütlenmesiyle koyulabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda Lenin’in “emperyalist savaşı iç savaşa çevir” devrimci şiarı Üçüncü Dünya Savaşı’nın ön gününde de yol göstermelidir. Elbette ki bu perspektif günün koşullarının özgünlüğüne uyarlanmak zorundadır. Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğinde dolaşıp, topyekûn bir dünya savaşı çıkmadan, savaş ve barbarlığın çok çeşitli tezahürlerini yaşamaya devam edeceğimiz görece uzun bir dönem önümüzde olabilir. Bu farklı bir olası gelişme güzergâhını önümüze getirmektedir. Gerçek anlamda bir Üçüncü Dünya Savaşı patlak verirse nükleer savaşa dönüşmesi hemen hemen kaçınılmaz olan bu savaşın dünyanın her köşesinde barbarlıkla devrimin karşı karşıya geleceği iç savaşlar yaratması hemen hemen kesindir. Ancak daha büyük olasılıkla dünya savaşının bir türlü patlak verememesi dolayısıyla emperyalist savaş dinamiklerinin, iç savaşlar yaratmaya devam edeceğini öngörebiliriz.
  11. İç savaşlar proletaryanın önderliğinin yokluğunda son derece gerici boğazlaşmalar biçimini alabileceği gibi devrimci bir önderliğin varlığında devrimci bir iktidar mücadelesini gündeme getirecektir. Kapitalizmin depresyonu gibi emperyalist savaşlar da sadece gericiliğin ve barbarlığın değil aynı zamanda devrimlerin de yatağıdır. Uluslararası proletarya açısından iktidar için (devrim için) mevzilenmekle savaş için mevzilenmenin eş anlamlı hale geleceği bir döneme girilmektedir. Uluslararası devrimci mevzilenmenin örgütsel ifadesi Bolşevik-Leninist temellerde, Komintern’in 21 Koşulu’ndaki perspektife ve IV. Enternasyonal’in programına dayanan bir enternasyonal/dünya partisi inşasıdır. Bu dönemin devrimci stratejisi emperyalist savaşı iç savaşı kazanarak durdurmaktır; bu stratejinin şiarı “emperyalist savaşı devrimle durdur” olacaktır.

 

Bu tezler Devrimci İşçi Partisi tüzüğünün 23. Maddesi ve 51. Maddesi kapsamında gerçekleştirilen 8. Kongre kapsamında hazırlanmıştır.