Sağlık, kasko gibi satılır mı?
Sağlığın piyasaya açılması ve özelleştirilmesi yalnızca sağlık hizmetlerini paralı hale getirmez; aynı zamanda devletin sunduğu sağlık hizmetlerinin her geçen gün niteliğini yıpratan bir işlev de görür. Özel sağlık sigortaları, sağlık hizmetlerinin özelleşmesine aktif biçimde katkı sunarak kamu sağlık sistemini adım adım aşındıran ve sağlığı bir hak olmaktan çıkarıp kasko mantığına indirgeyen bir düzenek yaratır.
Özel sağlık sigortası şirketleri sigortalarını, araç kaskolarına çok benzer bir mantıkla pazarlar. Trafikte her an kaza yapabileceğiniz ve yüksek masraflarla karşılaşabileceğiniz hatırlatılır; bu riskin yıllık bir prim karşılığında devredilebileceği söylenir. Özel sağlık sigortaları da benzer bir vaatte bulunur: “Her an hasta olabilirsiniz, devlet hastanelerinde çare bulamayabilirsiniz; gelin, sizi şimdiden sigortalayalım.”
Bugün Türkiye’de özel sağlık sigortası sistemine dâhil olan kişi sayısı yaklaşık 8 milyondur. 2024 yılı itibarıyla bu alanda dönen toplam para miktarı 136 milyar liraya ulaşmıştır. Bu rakamlar, özel sağlık sigortacılığının Türkiye’de uzun süredir yaygın olduğu izlenimi yaratabilir; ancak bu yaygınlaşma görece yenidir.
Özel sağlık sigortalarının Türkiye’deki serüveni 1980’li yıllarda başlasa da, sağlık sistemi içine gerçek anlamda yerleşmesi Türkiye tarihinin sağlık alanındaki en güçlü piyasacı müdahalesi olan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile mümkün olmuştur. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren yaşanan hızlı büyüme, özel sağlık sigortalarının sağlıkta özelleştirme politikalarıyla olan bağını açık biçimde göstermektedir.
İşçi sendikaları, geçmişten bu yana yaptıkları Toplu İş Sözleşmeleri’nde (TİS) sağlık alanına dair maddelere yer vermiştir. Ancak işçilere bir hak olarak özel sağlık sigortası yaptırılması yönündeki talepler, kamu sağlık hizmetlerinde yaşanan yıpranmanın giderek daha hissedilir hale geldiği 2010’lu yıllardan sonra yaygınlaşmıştır.
Aile hekimliklerinin zayıflatılmasıyla sağlık sisteminin hastanelere bağımlı kılınması; randevu bulunamaması, muayene sürelerinin kısalması ve tetkiklerin gecikmesi bu yıpranmanın somut göstergeleridir. Kamu sağlık hizmetlerindeki bu aksaklıklar, işçiler için yalnızca bir sağlık sorunu değil, ücret kaybı ve işinden olma riski anlamına da gelmektedir. Buna karşılık özel hastanelere başvuru, işçiler ve emekçi halk açısından karşılanamayacak düzeyde maliyetler yaratmaktadır. Bu koşullarda özel sağlık sigortası, bir tercih olmaktan çıkarak üretim sürecinin dayattığı bir zorunluluk haline gelmektedir.
Bu durumun mekânsal karşılığı da dikkat çekicidir. Örneğin, işçilerin başkenti olan Gebze ve Darıca–Çayırova hattında, 2010’dan günümüze özel hastanelerin yatak ve hizmet kapasitesi yaklaşık %40 artarken, devlet hastanelerindeki artış %10’lar düzeyinde kalmıştır. Aynı dönemde çevre ilçelerde benzer bir özel hastane kapasite büyümesi görülmemektedir. Bu bize, özel sağlık hizmetlerinin sağlık ihtiyacından ziyade ödeme güvencesi ve sigortalılık temelinde yoğunlaştığını; bu yönelimin ise kamu sağlık hizmetlerinin aynı bölgelerde gelişmesini sınırlandırdığını güçlü şekilde düşündürmektedir.
Bugün sendikaların işçiler için özel sağlık sigortası talep etmesi, kamu sağlık hizmetlerinin geri çekilmesinin dayattığı bir sonuçtur. Bu talep, devletin sağlık alanındaki sorumluluğunu yerine getirmemesinin sendikal alana yansımasıdır. Sağlığı kasko gibi satan özel sağlık sigortaları, işçilerin sağlık hakkını güvence altına alan bir çözüm değil; kamu sağlık sisteminin altını oyan bir mekanizmadır. Bu nedenle özel sağlık sigortaları, kapsam dışı bırakılan hastalıklar ve ek ücretlerle sağlık riskini ortadan kaldırmak yerine riskin kendisi haline gelmektedir.
Sağlık hakkı, TİS maddeleriyle telafi edilecek bir eksiklik değil; devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu temel bir sorumluluktur. Bu nedenle mücadele, sağlık alanı dışındaki işçilerle sağlık emekçilerinin birlikte yürüteceği ücretsiz, genel bütçeden karşılanan, nitelikli, eşit ve kamu eliyle sunulacak sağlık hizmeti talebinde somutlaşmak zorundadır.
Bu yazı Gerçek gazetesinin Şubat 2026 tarihli 197. sayısında yayınlanmıştır.






