Sınıf Belleği: Şaltere uzanan eller, asfaltı döven ayaklar: Paşabahçe Grevi ve Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü
Tohum toprağa düşer, bekler de bekler. Dışarıdan bakınca ne bir hareket vardır ne de bir iz. Derin bir uykuda gibidir tohum, filizlenmesi gereken yaşam yalnızca bir hayal gibidir. Oysa tohumun içinde, gözle görülmeyen ama durmaksızın ilerleyen bir dönüşüm yaşanır. Bunu yalnızca tohumdan anlayanlar bilir. Günün geleceğini, o sert kabuğun çatlayacağını ve yeşil bir sürgünün toprağın bağrını yararak göğe uzanacağını bilirler.
İşte tohum o derin uykusundayken tepesinde rüzgâr eser, atlar çiğner toprağını, yağmur yağar, soğuk vurur, kar örter. Toprağın üstünde kargaşa sürerken altında sessizlik ve durgunluk hâkim gibidir. Ama o an gelir: kabuk çatlar. Filiz kendini dışarı atar ve artık geri dönüş yoktur.
Sınıf mücadelesi de böyledir. Uzun sessizlikler, bastırılan talepler, biriken öfke ve görünmez örgütlenme süreçleriyle olgunlaşır. Ve günü geldiğinde biriken güç kabuğunu kırar.
Ocak ayı, Türkiye işçi sınıfı tarihinde işçi mücadelesinin bu kabuğu kırdığı iki büyük mücadeleye tanıklık etmiştir. Bu yıl 1966 Paşabahçe Grevi’nin 60. ve 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü’nün 35. yıldönümünü yaşıyoruz.
Cama şekil veren maharetli eller masaya yumruğunu vurdu
1960’lı yıllara gelindiğinde Türkiye işçi sınıfı sayıca çoğalmış, olgunlaşmıştı. Saraçhane greviyle ilk kez sesini yükselten işçi sınıfı, Kavel’de patronlara ve devlete kafa tutarak tarih yazmıştı. İşçinin mücadelesi büyüdükçe o dönemki tek sendika konfederasyonu olan Türk-İş bürokrasisiyle tabandaki işçiler arasındaki mesafe açıldı. İşçiler ileriye yürürken Türk-İş yerinde sayıyordu. Çay molalarında, işçi kahvelerinde bir soru yankılanmaya başlıyordu: “Bu sendika kimin sendikası?” Sermayeden bağımsız, işçinin söz sahibi olduğu bir örgüt arayışı işte bu çatlaklardan filizlendi. İşte Paşabahçe Grevi, bu filizin toprağı yarıp gün yüzüne çıkmasına vesile olan mücadeleydi.
1963’te Paşabahçe işçilerinin örgütlü olduğu Cam-İş cam işçisine bir şey vermeyen, patronun yüzünü güldüren üç yıllık bir işkolu sözleşmesi imzalamıştı. Bunun üzerine Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nda çalışan yaklaşık 2.500 işçi o dönem yeni kurulan Kristal-İş’te örgütlendi. Camı ustalıkla şekillendiren eller, artık kendi kaderini de şekillendirmek istiyordu. Yetki alındı, sözleşme istendi. CHP’nin de İş Bankası vesilesiyle ortağı olduğu şirketin patronları buna yanaşmadı. Akıllarınca bürokratik çıkmazlarla işçiyi yıldıracak, yargı kararlarıyla sendikayı saf dışına iteceklerdi. Kavga daveti patronlardan geldi, Paşabahçe işçileri de davete icabet etti.
31 Ocak 1966’da Paşabahçe’de grev başladı. Grev yalnızca işçilerin değil, bir semtin meselesi oldu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… İskelede mitingler yapıldı, Karaköy’den Taksim’e yüründü. İstanbul’un dört bir yanında “Paşabahçe işçisi yalnız değildir” sesleri yükseldi. Mahkeme bile gerçeği inkâr edemedi: Grev yasaldı, Kristal-İş de yetkili sendikaydı.
Günler geçiyor, Paşabahçe işçisi en ufak bir yılgınlık emaresi göstermiyordu. Mart ayında Türk-İş yönetimi, patronla masaya oturup grevi bitirmek istedi. İşçiler kabul etmedi. Türk-İş desteğini çekti. Ama grev bitmedi. Türk-İş yönetimi çekilse de Türk-İş üyesi birçok sendika Paşabahçe’nin yanında yer aldı. Nisan ayında kurulan Paşabahçe Grevini Destekleme Komitesi, yeni bir sendikal hattın ayak sesiydi.
Sonra devlet sahneye çıktı. Demirel hükümeti grevi “memleket sağlığını bozucu” ilan ederek erteledi. 18 Mayıs’ta imzalanan sözleşmeyle işçiler önemli kazanımlar elde etti. Türk-İş ise mücadeleci sendikaları cezalandırdı. Fakat Türkiye işçi sınıfı bir eşiği çoktan aşmıştı. Grevin üzerinden bir yıl geçmeden, Şubat 1967’de DİSK kuruldu. Böylece Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihinde yepyeni bir dönem başladı.
Cama şekil veren maharetli eller, bu kez Türkiye işçi sınıfının geleceğine şekil vermişti. İşte bu grevle bir kez daha görüldü: İşçi sınıfı masaya vurduğunda, tarih bile yerinden oynar.
Madencinin adımları Ankara’yı sarsınca
1990’ın sonuna gelindiğinde Zonguldak’ta konuşan kömür karasına bulanmış ellerdi. Maden işçileri yerin yedi kat altında hep bir ağızdan “vakit tamam” dedi. “Vakit grev vaktidir!”. 48 bin maden işçisi 30 Kasım’da greve çıktı.
Genel Maden-İş’in masaya koyduğu talepler, işçinin 80 darbesinden sonra yıllar içinde gasbedilen haklarının hesabıydı. İşçilerin karşısında ise “işveren” olarak Turgut Özal öncülüğünde devlet vardı. Özal sadece işçilerin yüksek zam talebine karşı çıkmıyor, aynı zamanda tüm madenleri özelleştirmeyi savunuyordu.
Grev öyle büyüktü ve işçi sınıfından destek görüyordu ki Türkiye’nin dört bir yanında işçiler iş bıraktı, yevmiyesini madenciye gönderdi. Zonguldak halkı maden işçilerinin mücadelesi etrafında kenetlenmişti. Grev artık sadece madencilerin meselesi değil, bir sınıfın meselesiydi.
Grev tüm coşkusuyla sürüyor ama Ankara geri adım atmıyordu. 4 Ocak 1991’de, 48 bin madenci, aileleriyle birlikte yüz bini aşkın emekçi yola çıktı. Kar, kış, soğuk demeden yürüyen işçiler jandarma barikatını da kararlılıkla aşıyordu. Devlet 7 Ocak’ta 201 maden işçisini gözaltına alarak ilk büyük saldırısını yaptı. Türk-İş’in CHP'li sendikacıları da arabuluculuk altında grev kırıcılığı yaptı. Sendika yönetimi yürüyüşü Ankara karayoluna sekiz kilometre kala durdurdu. Maden işçileri kararlıyken, bürokrasi frene bastı. Sendika yönetimi Ankara’ya gitse de görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Ardından tanıdık senaryo devreye girdi ve “Milli güvenlik” bahanesiyle grev yasaklandı. 27 Ocak’ta işçiler işbaşı yaptı. 6 Şubat’ta imzalanan sözleşmeyle önemli kazanımlar elde edildi ama daha büyüğü mümkündü. Maden işçileri her türlü zorluğa göğüs gerip “Silkele başkan düşecekler!” sloganıyla Ankara’ya yürürken sendika yönetimi sadece Zonguldak maden işçisinin değil, belki de Türkiye işçi sınıfında bir patlama yaratacak bir mücadelenin önüne geçmişti ve bir bakıma hükümeti ve Özal’ı ipten almıştı.
1990-91 Zonguldak madenci mücadelesi, bize şunu öğretmeli: Grev de yürüyüş de tek başına yetmez. İşçi sınıfı kontrolü bütünüyle sendika yönetimine bırakırsa, onun üzerinde de etki sağlayacağı örgütlenmeye sahip olamazsa, tabandan denetimini kurmazsa en büyük mücadeleler bile yarım kalma tehlikesi ile karşı karşıyadır. İşte o yüzden bir kez daha tekrarlayalım: “Sendikaya üye ol. Sahip çık. Denetle.”
Bu yazı Gerçek gazetesinin Ocak 2026 tarihli 196. sayısında yayınlanmıştır.








