1 Mayıs’ı hangi irade kazanacak? Çuvaldızı istibdada iğneyi kendimize batıralım!
1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak isteyenlere önde polis biber gazlarıyla arkadan da istibdad medyası zehirli diliyle saldırıyor. Bitmek bilmeyen marjinal gruplar edebiyatı “aralarında hiç işçi yok” yalanıyla köpürtülüyor. 1 Mayıs işçi bayramıdır ama işçi sınıfının tüm toplumu etrafında kenetleyen sosyal ve tarihsel gücü bu bayramı tüm ezilenlerin sahiplendiği bir mücadele gününe dönüştürmüştür. Bu yönüyle 1 Mayıs sadece coğrafi değil toplumsal kapsayıcılığı ile de tek evrensel bayramdır. Ancak tabii ki 1 Mayıs bir işçi bayramıdır ve tüm 1 Mayıs alanlarında olduğu gibi Taksim için Mecidiyeköy’de ve Beşiktaş’ta toplananların da aralarında işçiler vardı. Bir dizi sendika bu alanlara çağrı yapmıştı. Ve istibdadın medyası ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın istibdadın polisi işçilerin gözüne biber gazı sıkıyor, işçileri tartaklayıp gözaltına alıyordu.
Bir başka edebiyat daha var. Neymiş, 1 Mayıs’ı işçiler dışında herkes kutluyormuş, işçiler 1 Mayıs’ta çalışıyormuş… Burjuva medyasında sanki bir eleştiri yapıyormuş havasıyla “işçiler ekmeğinde 1 Mayıs’ta meydana çıkanların derdi başka” iması yapılıyor. Bu hikâyeyi anlatanların çoğu 1 Mayıs’ta işçileri zorla çalıştıran patronların kendisi aslında. O medya kuruluşları da işçi sömürüsünde en başta gidiyor zaten. Bugün işçi sınıfının önemli bir kesimi 1 Mayıs’ı alanlarda kutlayamıyor çünkü patronlar zorunlu mesai dayatıyor. Bu işçilerin 1 Mayıs’ta çalışması “ekmeğinde olmalarından” değil örgütsüz olmalarından kaynaklanıyor. Ekmeğinde olmak 1 Mayıs’a gitmemek değildir; örgütlenmek, insanca çalışma koşulları ve geçinebilecek bir ücret için mücadele edip, haklarını söke söke almaktır!
Peki “1 Mayıs’ta işçiler çalışıyor” edebiyatı parçalayan istibdadın ve patronların kalemleri ekmeği için sendikaya üye olan işçiler patronun işten çıkarmalarıyla karşılaştığında, buna karşı direndiklerinde ise devletin polis ve jandarmasının baskısına uğradıklarında neredeler? Tabii ki ortadan kayboluveriyorlar. Ara ki bulasın! Bu kara propagandanın arka planında işçi sınıfından duyulan korku var. Sermayenin istibdadı işçi sınıfının gücünün farkında. Bu gücün alanlara inmesi, yollara düşmesi en büyük kâbusları. İşçi de insan… Belki sanayide 1 Mayıs’ın efsanevi afişinde zincirleri kıran işçi gibi daha güçlü kollara sahip olabilir. Ama hiçbir işçinin biber gazına bağışıklığı da yok. Mesele kas gücü değil. Toplumsal bir güçten bahsediyoruz. Bu gücün en önünde de emekçi kadınlar var. Biber gazı sıkarsınız, copla dağıtırsınız, gözaltına alırsınız ama bunu topluma anlatamazsınız. İşçiler direnir, grev yasaklarını çöpe atar, barikatları aşar; işçilerin mücadelesi toplumu hem haklı hem de güçlü olanın etrafında kenetler…
Bu gerçek bizi işçi sınıfına güvenmeye ve işçi sınıfına dayanarak siyaset yapmaya yöneltmelidir. Çuvaldızı istibdada ve patronlara batırdıktan sonra bu noktada iğneyi biraz da kendimize batırmalıyız. İstibdadın ve patronların medyasının kara propagandasının bir diğer teması ise şu: 1 Mayıs solcuların eylemidir, işçilerse çoğunlukla sağ partileri destekliyor… Bu propagandanın aslında solda da epey bir alıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Burada sorun işçi sınıfının sağ partileri desteklemesi değil patron partilerini desteklemesidir. Sermaye düzeni siyasette hegemonyasını hem sağda hem solda patron partilerini hâkim kılarak sağlar. İşçinin AKP’ye oy vermesi sınıf bilincinin olmadığını gösterir. Bunun ilacı bir başka patron partisi CHP’ye oy vermek değildir. Bu durumdan çıkartılacak sonuç “işçi sınıfından bir şey olmaz” değildir. Çünkü işçi sınıfımızdan çok şey olur. Düzen siyasetinin seçimlerinde hangi partiye oy vermiş olursa olsunlar iş ve aş için birleşirler ve mesela metal işçilerinin yaptığı gibi istibdadın grev yasaklarını çöpe atarlar… Polonez işçileri gibi omuz omuza verip barikatları aşarlar, maden işçileri gibi Ankara’yı sarsarlar! Her durumda bunu örgütlü olarak yaparlar.
Devrimci sınıf siyasetinin görevi bu gücü açığa çıkarmak ve birleştirmektir. Bu anlamda Taksim yolunda işçiler vardı var olmasına ama barikatları aşacak örgütlü bir sınıf gücü buraya taşınmamıştı. Mesele bu gücü taşımaktır. Taksim işçi sınıfının tarihsel talebidir ve hakkıdır. Ancak bu otomatik olarak sınıfın söz konusu talebi sahiplenmesini ve onun için kavga etmesini sağlamıyor. Dost acı söyler. 364 gün sınıftan uzak CHP’nin eteklerinde özgürlük arayan bir sol, ne kadar radikal olursa olsun 365. günde işçi sınıfını Taksim’i özgürleştirmek için seferber edemez. İstibdad ve patron medyası her zaman kara propaganda yapacak. Peki işçi sınıfının sadece en geniş kesimleri değil örgütlü ve öncü grupları da dahil olmak üzere Taksim’i zorlayan kitleye baktığında ne gördü? Salt “Taksim iradesi” göstermek otomatik olarak sınıfın Taksim talebini sahiplenmesini sağlar mı? Taksim’i istibdada ve sermayeye karşı mücadeleden daha çok solun ve işçi hareketinin içine yönelik bir mücadelenin parçası haline getirmek bizi Taksim’e bir adım daha yaklaştırır mı? Bizi ilgilendirenler bunlardır.
İşçilerin münferit olarak var olması yetmez; sınıf örgütleriyle ve sınıf yöntemleriyle alanda olması gerekir. Sınıfın örgütlü iradesinin en somut ifadesi sendika kortejleriyle de değil fabrika ve işyeri kortejleriyle alanda olmaktır. Yani sendika yöneticileri ve temsilcileri işçileri alana taşıyabiliyor mu? Sendika ve konfederasyon bürokrasilerinin 1 Mayıs alanlarını birbirinden ayırmalarının yanı sıra esas bu bağlamda da eleştirilmesi gerekir. Peki sosyalist siyasi partiler ve yapılar burada nerede duruyor? Alana hangi fabrikayı taşıyabildiniz? Taşımak kolay değil biliyoruz. Ama bunu dert ettiniz mi? Mesela iki sene önce Saraçhane 1 Mayıs’ında kaç fabrikanın korteji vardı alanda? Gelen fabrika kortejleri Taksim iradesiyle mi gelmişti yoksa 365 gün sınıf içinde mevzilenme, örgütlenme ve mücadele iradesiyle mi? Biz bu iradeyle 1 Mayıs’ta Gebze’deydik. Bu iradeyi büyütmek için 2 Mayıs’tan itibaren mücadeleye devam ediyoruz. Biliyoruz ki hürriyet işçilerle gelecek!
Bu yazı Gerçek gazetesinin Mayıs 2026 tarihli 200. sayısında yayınlanmıştır.






