Hantavirüs uyarısı: Kapitalizm yeni bir pandemiye hazır değil!
COVID-19 pandemisinin başlamasının üzerinden altı yıl geçti. Bu altı yılda dünya, COVID-19’un yeni varyantlarının yanı sıra maymun çiçeği (mpox), kuş gribi, Ebola ve benzeri birçok salgın tehdidiyle karşılaştı. Her yeni salgın haberi, doğal olarak, COVID-19 pandemisini ve onun yıkıcı sonuçlarını akla getiriyor. Akıllarda aynı soru beliriyor: “Acaba bu yeni salgın pandemiye dönüşür mü?” Başka bir deyişle, belirli bir bölge ya da ülkeyle sınırlı kalan bir hastalık, COVID-19’da olduğu gibi küresel ölçekte yayılır mı? Tedirginliği ve korkuyu içinde barındıran bu soruyu, “Eğer Hantavirüs salgını ya da başka bir enfeksiyon bir şekilde pandemiye dönüşürse halimiz nice olur?” diye de okuyabiliriz.
Bu soru asıl olarak bugünkü dünyanın, başta sağlık sistemleri olmak üzere, yeni bir pandemiye ne kadar hazırlıklı olduğundan türüyor. Dünyanın yeni bir pandemiye hazırlıklı olmadığı ya da en azından yeterince hazırlıklı olmayabileceği yönündeki kanı yaygın ve haklıdır. Bu yazı, bu şüphenin hiç de yersiz olmadığını ortaya koymak için kaleme alındı.
COVID-19 pandemisi bize, bir mikrobun biyolojik özellikleri kadar, onun hangi toplumsal düzen içinde yayıldığının ve ona hangi toplumsal önceliklerle yanıt verildiğinin de önemli olduğunu açıkça gösterdi. Sağlık sistemlerinin kapasitesi, kamusal planlama, işçilerin ücretli izin hakkı, üretimin nasıl örgütlendiği, aşı ve ilaçların patent duvarlarının arkasına kapatılıp kapatılmaması, pandeminin sonuçlarını doğrudan belirledi.
En baştan açık söyleyelim: Bugünkü bilgilerle Hantavirüs salgını şimdilik neyse ki yeni bir pandemi anlamına gelmiyor. Ancak MV Hondius adlı yolcu gemisinde yaşanan sınırlı ama ölümcül salgın, yeni salgınlara hazırlık meselesini yeniden gündeme getirdi. Güney Amerika’dan Avrupa’ya doğru yol alan bu gemide; ateş, mide-bağırsak yakınmaları ve hızla ilerleyen solunum yetmezliğiyle seyreden bir hastalık bildirilmişti. 11 Mayıs 2026 tarihi itibarıyla toplam 9 vaka saptanmış durumda. Bu vakaların 7’sinde, yapılan testlerle hastalığa Andes virüsünün neden olduğu doğrulandı. Şimdiye kadar 3 kişi hayatını kaybetti. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), olayın dünya nüfusu açısından riskini düşük, gemideki yolcu ve mürettebat açısından ise orta düzeyde değerlendirdiğini açıkladı.
Hantavirüsler, çoğunlukla fare ve sıçan gibi kemirgenlerde bulunan ve insana bulaşabilen virüslerdir. Bulaşın en sık yolu, enfekte kemirgenlerin idrarı, dışkısı ya da tükürüğüyle kirlenmiş tozların solunmasıdır. Burada kastedilen, idrar ya da dışkının doğrudan solunması değildir. Asıl risk kemirgenlerin girdiği depo, bodrum, ahır, kiler, gemi ambarı, konteyner, kamp alanı ya da uzun süre kapalı kalmış mekânlarda dışkı, idrar veya yuva kalıntılarının kuruyup toza karışmasıdır. Bu tür alanlar havalandırılmadan temizlendiğinde, kuru kuru süpürüldüğünde ya da eşyalar silkelenip taşındığında bu tozlar havaya kalkabilir ve solunum yoluyla insana bulaşabilir.
Bulaş yalnızca solunum yoluyla olmaz. Daha seyrek olmakla birlikte, virüsle kirlenmiş yüzeylere dokunduktan sonra elin ağza, burna ya da göze götürülmesi, açık yara, ağız, burun veya göze kemirgen idrarı, dışkısı ya da tükürüğünün temas etmesi, kirlenmiş gıdanın tüketilmesi ya da enfekte bir kemirgen tarafından ısırılma veya tırmalanma yoluyla da bulaş mümkündür. Bu nedenle Hantavirüs riski, esas olarak kemirgenlerle ve onların kirlettiği kapalı, az havalanan, kötü temizlenen ortamlarla ilişkilidir.
Bu noktada COVID-19’la farkı özellikle vurgulamak gerekir. Hantavirüsler genel olarak COVID-19 gibi toplum içinde kolay ve hızlı yayılan solunum yolu virüsleri değildir. Yani aynı otobüste bulunmak, kısa süreli yan yana gelmek ya da kalabalık bir ortamda bulunmak tek başına COVID-19’daki gibi yaygın bir bulaş olasılığı anlamına gelmez. Andes virüsü ise Hantavirüsler içinde özel bir istisnadır. Bugün için insandan insana bulaşabildiği bilinen tek Hantavirüs, Andes virüsü olarak kabul edilmektedir. Ancak bu bulaş da genellikle hasta kişiyle yakın ve uzun süreli temasla, aynı evde bulunma, bakım verme, kapalı alanda uzun süre birlikte kalma, tükürük, solunum salgıları, vücut sıvıları ya da kirlenmiş yatak-çarşaf gibi eşyalarla temas gibi durumlarla ilişkilidir.
Hantavirüs enfeksiyonunda tedavinin temelini destekleyici bakım oluşturur. Hastalığın seyrini kesin olarak değiştirdiği gösterilmiş, yaygın kullanımda olan özgül bir tedavi ya da yaygın kullanılan bir Hantavirüs aşısı bulunmamaktadır. Ağır seyreden olgularda oksijen desteği, solunum desteği ve yoğun bakım gerekebilir. Andes virüsü şüphesi ya da doğrulanmış enfeksiyonu söz konusu olduğunda ise sağlık kurumlarında izolasyon, uygun kişisel koruyucu ekipman ve N95/FFP2 düzeyinde maske kullanımı önerilmektedir.
Dolayısıyla bu tabloyu, “veba gibi, şehirdeki her fareden hızla insana yayılan bir felaket” gibi ele almak doğru değildir. Ancak kemirgenlerin insan yaşam alanlarına girmesi, sağlıksız barınma, yetersiz atık yönetimi, kötü gıda depolama koşulları, güvencesiz çalışma, liman, depo, gemi, tarım ve orman işçiliği gibi alanlarda işçi sağlığı önlemlerinin eksikliğiyle yakından ilişkilidir. Bu yüzden meseleyi, sokak hayvanlarına dönük panik ve itlaf çağrılarına çekmek doğru değildir. Kedi ve köpeklerin Hantavirüsü doğrudan insana bulaştırdığı gösterilmiş değildir. Yapılması gerekenler; bilimsel kemirgen kontrolü, sağlıklı konutlar, etkin atık yönetimi, güvenli gıda depolama, işçi sağlığı önlemleri, erken uyarı ve hastalık izleme sistemi, laboratuvar kapasitesi ve kamusal sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesidir.
Riskin bugün için düşük olması, dünyanın yeni salgın tehditlerine hazır olduğu anlamına gelmez. Hantavirüs olmaz, başka bir enfeksiyon olur. Çevre tahribatı, sağlıksız kentleşme, güvencesiz çalışma, yetersiz barınma, piyasalaştırılmış sağlık hizmetleri ve zayıflatılmış kamusal sağlık sistemleri sürdükçe yeni salgın tehditleriyle karşılaşmaya devam edeceğiz. Sorun yalnızca tek tek virüsler değil. Bu virüsleri toplumsal felakete dönüştürenin, kapitalist toplumsal düzen ve piyasalaşmış sağlık sistemi olduğunun altını çizmemiz gerekir.
Pandemi yoksa sorun yok mu?
Bugün Hantavirüs açısından dünya genelinde büyük bir pandemi riski görünmüyor olabilir. Ancak bu, halk sağlığı açısından rehavet nedeni olamaz. Çünkü halk sağlığı yalnızca bugünkü vaka sayısına bakarak tutum almaz. Olası yayılım dinamiklerini, hastalığın ölümcüllüğünü, sağlık sistemlerinin kapasitesini, toplumun korunma olanaklarını ve düşük olasılıklı ama yüksek zarar potansiyeli taşıyan senaryoları da hesaba katmak zorundadır.
COVID-19’a yol açan virüsün ortaya çıktığı ilk günlerde ve haftalarda yapılan temel hata da buydu. COVID-19’a yol açan virüs Çin’in Wuhan kentinde ilk ortaya çıktığında salgının küresel ölçekte büyüme ihtimali yeterince ciddiye alınmadı. DSÖ 30 Ocak 2020’de uluslararası öneme sahip halk sağlığı acil durumu ilan etmiş, 11 Mart 2020’de ise COVID-19’u pandemi olarak nitelendirmişti. Buna rağmen birçok ülke, özellikle de gelişmiş kapitalist ülkelerin önemli bir bölümü, hızlı ve kararlı halk sağlığı önlemleri almakta gecikti.
Bu gecikmenin sonucu ağır oldu. Resmî kayıtlara göre dünya çapında 7 milyondan fazla insan COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Gerçek kaybın bunun da üzerinde olduğu biliniyor. Dolayısıyla bugün için Hantavirüsün ya da ileride başka bir mikrobun pandemi açısından düşük riskli olması, onu küçümsememiz gerektiği anlamına gelmemeli.
Halk sağlığı disiplininde bu yaklaşımın adı: “ihtiyat ilkesi”. Buna göre bilimsel belirsizlik sürse bile, insan sağlığı açısından ciddi zarar ihtimali varsa gerekli koruyucu önlemler gecikmeden alınmalı. Halk sağlığı açısından doğru tutum; riski ciddiye almak, gereken önlemleri almak, verileri şeffaf paylaşmak ve toplumu güvenilir bilgiyle beslemektir.
Hantavirüsten etkilenen MV Hondius gemisindeki yolculara uygulanan halk sağlığı önlemlerine bu gözle bakmak gerekir. Gemideki yolcu ve mürettebat farklı ülkelerden geliyordu. Virüs elbette pasaporta bakmaz. Amerikalı’ya bulaşayım da Alman’a, Hollandalı’ya bulaşmayayım demez. Bu nedenle böylesi bir olayda bütün yolcu ve mürettebatı gözeten, ortak, kamusal, uluslararası ve şeffaf bir izolasyon ve temaslı izlem rejimi gerekir.
Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC), 9 Mayıs 2026 tarihli tavsiyesinde gemideki herkesin iniş ve ülkesine dönüş süreci açısından yüksek riskli temaslı kabul edilmesini, 42 güne kadar izlem ya da karantina uygulanmasını, yüksek riskli temaslıların karantinaya alınmasını, günlük semptom (hastalık belirtileri) izlemi yapılmasını ve semptom gelişirse test uygulanmasını önerdi. Ayrıca semptomsuz yolcuların ticari uçuşlarla değil, ülkeleri tarafından ayarlanmış özel ulaşım yoluyla geri gönderilmesi gerektiğini bildirdi.
Eldeki bilgiler bu tavsiyelerin tümüyle yok sayıldığını göstermiyor. Ama bu tablo başka bir gerçeği açığa çıkarıyor. Sayıları az olan bir yolcu ve mürettebat grubu için bile özel uçuşlar, ülke ülke karantina düzenlemeleri, hastane izlemleri, temaslı takibi, koruyucu ekipmanla tahliye, yerel halkla temasın engellenmesi ve geminin dezenfeksiyonu gibi çok katmanlı bir uluslararası operasyon gerekti. Üstelik DSÖ’ye göre olay bildirilmeden önce bazı yolcular ve mürettebat gemiden ayrılmış, temaslı takibi geriye dönük olarak yürütülmek zorunda kalmıştı.
Bu kadar küçük bir grupta bile önlemler tek bir ortak planla değil, ülkelerin kendi imkânlarına ve koordine edilmemiş kararlarına göre yürütüldü. Bu da bugünkü dünya düzeninde salgınlara karşı yanıtın ne kadar parçalı ve kırılgan olduğunu gösteriyor. Hantavirüs gibi bugün için düşük küresel risk taşıyan sınırlı bir olay bile bu kadar karmaşık bir koordinasyon gerektiriyorsa, yarın daha hızlı yayılan, daha yaygın bulaşan ve daha fazla sağlık sistemi kapasitesi tüketen bir etken karşısında dünyanın ne kadar kırılgan olacağını düşünmek gerekir.
Bu yazı boyunca doğrudan şu soruya cevap arayacağız: COVID-19 pandemisinde milyonlarca insanın ölümüne, sağlık sistemlerinin çökmesine, işçilerin fabrikalara ve işyerlerine sürülmesine, aşıların patent duvarlarının arkasına kapatılmasına tanıklık eden dünya, bugün yeni bir pandemiye daha hazırlıklı mıdır?
Cevabı baştan verelim: Hayır. Hatta pek çok bakımdan dünya daha kırılgan hale gelmiştir. Görelim.
COVID-19 pandemisi kapitalizmin kazası değil, aynasıydı
COVID-19 salgını başladığında burjuva ideologları bunu “beklenmedik doğal felaket” gibi göstermeye çalışmıştı. Oysa salgının yıkıcı etkisi virüsün biyolojik özelliklerinden ibaret değildi. Salgın, kapitalist sağlık sistemlerinin yıllardır biriktirdiği çelişkileri patlattı.
Gerçek gazetesinde ve Devrimci Marksizm dergisinde pandemi döneminde yazdığımız yazılarımızda bu noktanın üzerinde çokça durmuş ve açık biçimde vurgulamıştık. Gerçek gazetesinde yayımlanan “Sosyalizm olsaydı ne fark ederdi ki?”, “Virüs yayılıyor, hükümet seyrediyor”; Devrimci Marksizm dergisinde yayımlanan “Korona virüs pandemisi: Emsali olmayan bir uygarlık krizi”, “Koronavirüs pandemisinde Türkiye” başlıklı yazılar bu çerçevenin örnekleri olarak anılabilir. COVID-19 pandemisinde dünya çapında sermaye sınıfının tutumu insan sağlığını korumak yönünde değil, kârlarını korumak yönünde oldu. Üretim, pandeminin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmedi. Özel hastaneler salgın döneminde dahi kârlarına göre tutum aldı. Sermaye dostu hükümetler ise virüsün yayılmasını engelleyecek halk sağlığı tedbirlerini kararlılıkla uygulamak yerine işçileri ve emekçileri bölük bölük, yeterli önlem alınmadan çalışmaya göndermeye devam etti.
Bu nedenle COVID-19 pandemisini yalnızca bir sağlık krizi olarak nitelemek eksik kalır. Pandemi kapitalist üretim tarzının, özel mülkiyet düzeninin, patent sisteminin, kâr için üretimin ve sınıf egemenliğinin de kriziydi. Pandemi bize kimin evde kalabildiğini, kimin çalışmak zorunda bırakıldığını, kimin özel sağlık hizmetine erişebildiğini, kimin yoğun bakım yatağı beklediğini, kimin uzaktan çalıştığını, kimin depoda, fabrikada, markette, hastanede, kuryelikte, bakım işlerinde virüsle burun buruna bırakıldığını açıkça gösterdi.
İşçi sınıfı salgının yanında kapitalizme karşı da mücadele etmek zorunda kaldı. Dünyanın birçok yerinde işçiler; sağlıklı koşullarda çalışma, ücretli izin, işyerlerinde önlem alınması ve gerektiğinde üretimin durdurulması talepleriyle işgaller, direnişler ve grevler yaptı.
Bu nedenledir ki bugün Hantavirüs vesilesiyle konuşmamız gereken esas mesele, kapitalizmin yeni salgınlar karşısında insanlığı koruma kapasitesinin olup olmadığıdır.
Burjuvazi COVID-19’dan ne öğrendi?
Burjuvazi COVID-19 pandemisinden çok şey öğrendi ama toplum sağlığını korumak için değil, kendi sınıf egemenliğini ve kârlarını güvence altına almak için.
Burjuvazi pandemi sırasında bile üretimin mümkün olduğunca sürdürülebileceğini, işçilerin hiçbir gerçek koruma sağlanmadan çalıştırılabileceğini, risklerin bireylerin üzerine, zararın kamu bütçesine, kârın ise sermayenin hanesine yazılabileceğini gördü. Devletlerin şirketleri kurtarmak için devasa kaynaklar aktarabileceğini, sağlık teknolojilerinin, aşıların, ilaçların ve tanı kitlerinin patent duvarlarıyla korunabileceğini, yoksul ülkelere “sabredin” denirken zengin ülkelerin kaynaklara el koyabileceğini deneyimledi.
Aşı milliyetçiliği bunun en çarpıcı örneğiydi. Gerçek gazetesi daha Aralık 2020’de, dünyada yaygın aşılama başlamadan önce, aşılarda ulusal bencilliğe karşı tavır almış, COVID-19 pandemisinin uluslararası bir afet olduğunu ve dünyanın tüm ülkeleri salgından kurtulmadan hiçbir ülkenin güvende olmayacağını vurgulamıştı (https://gercekgazetesi1.net/gundemdekiler/asi-milliyetciligi).
Bu uyarı tamamen doğrulandı. Pandemi boyunca aşılar, ilaçlar ve tıbbi teknolojiler insanlığın ortak ihtiyacı olarak değil, tekellerin kâr alanı olarak ele alındı. Patent sistemi ve fikri mülkiyet hakları, milyonlarca insanın yaşam hakkının önüne geçirildi.
Dünya yeni bir pandemiye hazırlıklı mı?
COVID-19 pandemisinden sonra burjuva devletleri sık sık “bir daha hazırlıksız yakalanmayacağız” dedi. DSÖ bünyesinde pandemi anlaşmaları gündeme geldi. “Erken uyarı”, “hazırlık”, “dayanıklılık”, “tek sağlık” gibi kavramlar resmî belgelerin, zirvelerin, basın açıklamalarının vazgeçilmez sözcükleri haline geldi. Ama bütün bu süslü kavramların örtemediği gerçek ortada duruyor: Kapitalist dünya yeni bir pandemiye hazır değil.
COVID-19 pandemisinde dünya sağlık sistemleri birkaç temel başlıkta tökezlemişti.
Birincisi, kamusal sağlık sistemleri yıllardır özelleştirme ve piyasalaştırma saldırısı altında zayıflatılmıştı. Pandemi öncesinde sağlık hizmetleri dünya çapında özelleştirme saldırısı altındaydı. Kamunun sunduğu hizmetler her geçen yıl azalıyor, uluslararası dayanışma zayıflıyordu. “Olağan” dönemde bile alarm veren sağlık sistemleri, pandemi gibi bir acil duruma elbette hazırlıklı değildi.
İkincisi, kapitalist dünya salgına piyasanın plansız, salt kâr için kör işleyişiyle yakalandı. Maske, koruyucu ekipman, test, solunum cihazı, yoğun bakım kapasitesi ve sağlık emek gücü açısından büyük eksiklikler yaşandı. Salgın başlamadan önce gerekli kaynaklar bu malların üretimine ve sağlık işgücünün hazırlanmasına ayrılmadı çünkü bunlar o güne kadar kapitalistler açısından kârlı yatırımlar değildi.
Üçüncüsü, salgının en kritik döneminde test, izolasyon, karantina ve temaslı takibi gibi temel halk sağlığı önlemleri ya geç alındı ya da sermayenin ihtiyaçlarına göre gevşetildi. Türkiye’de ve dünyada çok sayıda örnekte test kapasitesi yetersiz kaldı, temaslı takibi etkili biçimde yürütülemedi, karantina ve izolasyon önlemleri üretimin devamı adına esnetildi.
Dördüncüsü, aşı ve ilaç meselesinde insanlığın ortak ihtiyacı yerine ilaç tekellerinin kârı belirleyici oldu. Aşılar kamu kaynaklarıyla geliştirilmesine rağmen üretim ilaç şirketlerinin tekelinde kaldı. Patent hakkı ve fikri mülkiyet düzeni milyonlarca insanın yaşam hakkının önüne geçirildi. Bilim aşıyı bulmuştu ama aşı alım gücü düşük ülkeler için lüks, zengin ülkeler içinse ayrıcalık olmuştu. Böyle olduğu için de salgının verdiği hasar arttı.
Peki, bugün bu başlıklarda dünya daha mı hazırlıklı? Görünürde bazı dersler çıkarılmış gibi duruyor. Pandemi anlaşmaları konuşuluyor, erken uyarı sistemleri tartışılıyor. Ama sorunlar yerli yerinde duruyor. DSÖ Pandemi Anlaşması kabul edilmiş olsa bile, ülkeler hâlâ en kritik konuda anlaşabilmiş değil. Yeni bir salgın etkeni ortaya çıktığında bu etkenle ilgili bilgi kimlerle paylaşılacak, bu bilgiden geliştirilen aşı, test ve ilaçlara kim, ne kadar ve hangi koşullarda ulaşacak? Görünen o ki, salgın anında insanlığın ortak ihtiyacı olması gereken bilgi, aşı ve ilaç meselesi hâlâ birkaç zengin devletin ve ilaç şirketlerinin çıkar hesaplarına takılıyor.
Yani kapitalist dünya COVID-19 pandemisinde tökezlediği ana noktalarda esaslı bir dönüşüm geçirmedi. Özel mülkiyete dokunulmadı. İlaç tekellerine dokunulmadı. Patent düzenine dokunulmadı. Sağlık emekçilerinin sömürüsüne dokunulmadı. Sağlık hizmetinin piyasaya bağımlılığı ortadan kaldırılmadı.
Burjuva kurumlarının kendi raporları bile bu tabloyu saklayamıyor. Küresel Sağlık Güvenliği Endeksi 2021 raporunda bütün ülkelerin gelecekteki salgın ve pandemi tehditlerine karşı tehlikeli biçimde hazırlıksız olduğunu, küresel ortalama puanın 100 üzerinden yalnızca 38,9’da kaldığını ve hiçbir ülkenin en üst hazırlık kategorisine giremediğini belirtiyor. Sağlık sistemleri başlığındaki ortalama puan ise 100 üzerinden 31,5.
Daha güncel tablo da farklı değil. Küresel Hazırlık İzleme Kurulu’nun 2025 raporu, dünyanın COVID-19 pandemisinden hâlâ tam olarak çıkamamışken yeni bir belirsizlik, karmaşıklık ve güvensizlik dönemine girdiğini kalıcı eşitsizlikler ve hazırlığa yetersiz yatırım nedeniyle gelecekteki pandemilere karşı kırılganlığın sürdüğünü vurguluyor.
Demek ki COVID-19 pandemisinden sonra dünya daha hazırlıklı hale gelmedi. Tersine, aynı yapısal zaaflar üzerine bir de pandemi yorgunluğu, sağlık emekçilerinin tükenmişliği, toplumda güvensizlik, veri paylaşımının zayıflaması, savaşlar, ekonomik krizler ve uluslararası rekabet eklendi.
İşçi sınıfı ve emekçi halk açısından pandemiye hazırlık sınıf mevzilerini güçlendirmekle olur. Sağlık sistemi piyasanın elinden alınmadan, ilaç ve aşı üretimi toplum yararına planlanmadan, sağlık emekçileri ve işçi sınıfı salgın mücadelesinin öznesi haline gelmeden yeni bir pandemiye gerçekten hazırlıklıyız denemez.
Türkiye COVID-19 konusunda nerede tökezlemişti?
Türkiye, dünya ile benzer şekilde COVID-19 pandemisine güçlü bir sağlık sistemiyle girmemişti. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın yarattığı piyasacı sağlık sistemiyle yakalanmıştı. Bu program, sağlık hizmetini bir hak olmaktan çıkarıp piyasaya açmış, hastaneleri işletmeye, hastaları müşteriye, hekimleri ve sağlık emekçilerini ise her geçen gün daha fazla sömürülen çalışanlara dönüştürmüştü.
COVID-19 pandemisinde Türkiye’nin en büyük zaaflarından biri şeffaf veri meselesiydi. Salgın yönetiminde güvenilir veri olmazsa toplumun güveni de olmaz, doğru önlem de alınamaz. Pandeminin en başından itibaren Sağlık Bakanlığının resmî turkuaz tablolarına güvenilmedi, vaka ve ölüm sayılarının gerçeğin altında açıklandığı yönündeki kaygılar hiç dinmedi.
İkinci zaaf test, izolasyon ve karantina başlığındaydı. Salgını durdurmak için önce hastaları bulmak gerekir. Bunun yolu yaygın test yapmaktır. Ancak Sağlık Bakanlığı daha pandeminin başında test koşullarını zorlaştırdı, izolasyon ve karantina uygulamaları sermayenin üretim ihtiyacına göre gevşetildi. Pozitif çıkan işçilerin iyileşmeden ve yeniden test yapılmadan işe gönderilmesi, virüsün işyerlerine ve emekçi mahallelerine taşınması anlamına geliyordu.
Üçüncü zaaf, salgına karşı alınan tedbirlerin sınıfsal karakterinden kaynaklandı. “Evde kal” çağrıları yapılırken milyonlarca işçi fabrikalarda, depolarda, atölyelerde, marketlerde, hastanelerde koruma önlemleri olmaksızın çalışmaya zorlandı. Ücretli izin, güvenli çalışma, işyerlerinde bulaşı azaltacak düzenlemeler, havalandırma, vardiya düzeni, servislerde seyreltilmiş ulaşım gibi önlemler yeterli biçimde alınmadı. Toplumun nüfus açısından çoğunluğunu oluşturan işçiler ve emekçiler aynı anda hastalığa en çok maruz kalan ve hastalığı en çok yayan sınıf oldu.
Dördüncü zaaf, sağlık emekçilerinin korunmamasıydı. Kapasite yetersiz kaldıkça sağlık emekçilerinin uygun olmayan koşullarda fazla çalıştırıldığına, zorla mesaiye bırakıldığına, giderek daha fazla sağlık emekçisinin hastalandığına ve yaşamını yitirdiğine şahit olduk.
Beşinci zaaf, birinci basamak yerine hastane merkezli, başvuruya dayalı bir düzenin esas alınmasıydı. Pandemi sırasında çok ciddi yoğun bakım yatağı ihtiyacı gündeme gelmişti. Bu doğru olmakla birlikte yeni hastaların önünün kesilmesi için birinci basamağın güçlendirilmesi ve koruyucu sağlığı önceleyen bir yaklaşım benimsenmesi gerekiyordu. Ancak pandemiden önce böyle bir organizasyonun ve bakışın olmaması büyük bir dezavantaj yarattı. Aile sağlığı merkezleri, toplum sağlığı merkezleri, yerel sağlık ekipleri, temaslı izlemi, evde takip, işyeri sağlığı, okul sağlığı, yaşlı bakımı ve güvenilir iletişim olmadan salgın yönetilemezdi, yönetilemedi de.
Türkiye bugün pandemiye daha mı hazır, daha mı kırılgan?
Bugünkü tabloya baktığımızda Türkiye’nin COVID-19 pandemisine göre daha hazırlıklı olduğunu söylemek mümkün değil. Tersine, birçok bakımdan daha kırılgan bir noktadayız. Çünkü COVID-19 pandemisinde tökezleyen başlıkların hiçbiri köklü biçimde düzeltilmedi. Üstüne sağlık emekçilerinin tükenmişliği, poliklinik randevu krizi, ekonomik kriz ve özel hastanelerin sistemdeki ağırlığının artışı eklendi.
Hastalar randevu bulamıyor, muayene süreleri birkaç dakikaya sıkıştırılıyor, sağlık çalışanları aşırı iş yükü altında eziliyor, cepten harcamalar artıyor, parası olan hızla ve nitelikli sağlık hizmetine ulaşırken parası olmayanların basit sağlık sorunları bile aylarca çözülemiyor. Pandemi olmayan “olağan” dönemde 1 milyarı aşan hekime başvuru, güçlü bir sağlık sisteminin göstergesi kabul edilemez. Bu, sağlığı koruyamayan, hastalık üreten ve sonra insanları hastane kapılarına yığan bir düzenin göstergesidir.
Bu olağan dönem yükünün üzerine yeni bir pandemi bindirmek ne anlama gelir? Daha fazla test, daha fazla izolasyon, daha fazla temaslı takibi, daha fazla yoğun bakım, daha fazla birinci basamak izlem, daha fazla işyeri denetimi, daha fazla aşılama, daha fazla evde bakım ve daha fazla iletişim ihtiyacı demektir. Oysa sistem bugün zaten normal hasta yükünü bile nitelikli biçimde karşılamaktan aciz.
Yani Türkiye’de sorun yalnızca başvuru sayısının çokluğu değil. Sorun, çok başvuruya rağmen sağlık emek gücünün yetersiz, çalışma koşullarının ağır, muayene sürelerinin kısa, koruyucu sağlık hizmetlerinin zayıf ve özel sağlık sektörünün her geçen gün daha fazla söz sahibi olmasıdır. Böyle bir sistemde yeni bir pandemi, mevcut krizi katlayarak büyütecektir.
Sağlık emekçileri COVID-19’dan yorgun çıktılar, yeni krize daha zayıf giriyorlar
MV Hondius olayında gemi doktorunun da doğrulanmış vakalar arasında yer alması, salgınlarda sağlık emekçilerinin nasıl doğrudan risk altında kaldığını bir kez daha gösterdi. COVID-19 pandemisinde de tam olarak bu yaşanmıştı. Sağlık emekçileri alkışlandı, kahraman ilan edildi ama yeterli kişisel koruyucu ekipmana, düzenli teste, güvenli çalışma koşullarına, insanca çalışma süresine, dinlenme hakkına ve gerçek anlamda korunmaya çoğu zaman erişemedi. Sağlık bürokrasisi ve istibdadın diğer yöneticileri “hakkınız ödenmez” demişlerdi, gerçekten de ödememişlerdi.
COVID-19 pandemisinde yaşamını yitiren aktif sağlık çalışanı sayısı yüzlerle ifade edildi. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) raporlarına göre bu sayı 512 olarak verildi. Bu ölümler salgın yönetiminin, çalışma koşullarının, koruyucu ekipman ve örgütlenme eksikliklerinin sonucuydu.
Bugün yeni bir pandemi olursa sağlık emekçileri bu sürece 2020’den daha iyi koşullarda başlamayacak. Daha yorgun, daha borçlu, daha öfkeli, daha fazla şiddet tehdidi altında, daha fazla performans baskısı altında başlayacak. Salgın hazırlığı sağlık emekçisinin fedakârlığına bırakılamaz. Kamusal planlamaya dayanmalıdır. Sağlık emekçilerine alkış değil yeterli personel, koruyucu ekipman, çalışma süresi sınırı, dinlenme hakkı, güvenli çalışma ortamı, mesleki özerklik ve insanca ücret gerekir.
Yeni bir pandemiye ekonomik olarak daha mı hazırlıklıyız?
Yeni bir pandemiye hazırlık yalnızca hastane, yoğun bakım, test, aşı ve ilaç kapasitesiyle ölçülmez. Bir salgında işçilerin gerektiğinde üretimden geçici olarak çekilebilmesi, ücretli izin kullanabilmesi, işten atılma korkusu yaşamaması, kira ve fatura baskısı altında ezilmemesi, temel gıdaya erişebilmesi, çocuklarını ve yaşlılarını koruyabilmesi gerekir.
COVID-19 pandemisi bu gerçeği acı biçimde gösterdi. Vatandaşa “evde kal” denildi ama ücret güvencesi verilmedi. “İzolasyona gir” denildi ama işten atılmaya karşı gerçek koruma sağlanmadı. “Kendini koru” denildi ama kira, fatura, gıda ve bakım yükü emekçi ailelerin sırtına yıkıldı. Sermaye sınıfı maliyetine katlanmadan üretimi mümkün olduğunca sürdürmenin yollarını ararken, salgının bedeli işçilere, yoksullara, kadınlara, göçmenlere ve sağlık emekçilerine ödetildi.
Kapitalizmin en bilinen kurumlarından Dünya Bankası’na göre bile COVID-19 pandemisi 70 milyon insanı aşırı yoksulluğa itti, ekonomik kayıpların ise 10 trilyon doları aştığı tahmin ediliyor. Ama bu kayıp herkes için aynı anlama gelmedi. Sermaye devlet desteği aldı, büyük şirketler kurtarıldı, ilaç tekelleri kârlarını büyüttü. İşçiler ise işsizlik, gelir kaybı, borç, yoksullaşma ve güvencesizlikle karşı karşıya bırakıldı.
Bugün dünya ekonomisi yeni bir salgın şokuna emekçiler açısından daha güvenli bir noktadan girmiyor. Savaşlar, enerji ve gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar, yüksek enflasyon, borç yükü ve finansal sıkılaşma, emekçi sınıfların yaşam koşullarını daha da kırılgan hale getiriyor. Türkiye açısından tablo daha da ağır. Çünkü Türkiye bugün olası yeni bir pandemiye Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı’nın (OVP) gölgesinde girecektir.
OVP, işçi sınıfına ve emekçi halka kemer sıktırma, ülkenin kaynaklarını ise faiz ödemeleri ve sermaye düzeninin ihtiyaçları için seferber etme programıdır. Böyle bir programla yeni bir pandemiye hazırlanmak, emekçi halkı daha baştan savunmasız bırakmak demektir.
Yeni bir pandemide yapılması gereken işten atmaların yasaklanması, gelir kaybının kamu tarafından karşılanması, kiraların ve faturaların dondurulması, gıda ve temel ihtiyaçların güvence altına alınmasıdır. Oysa OVP’nin mantığı bunun tam tersidir. Ücretleri baskılayan, sosyal hakları hedef alan, kıdem tazminatını kaldırmaya çalışan, vergilerle yükü emekçi halka bindiren bir program, salgın koşullarında da sermaye düzenini koruyacaktır.
Geniş tanımlı işsizliğin yüksek seyrettiği, ücretlerin enflasyon karşısında eridiği, kiraların ve temel ihtiyaçların emekçi ailelerin bütçesini ezdiği bir ülkede yeni bir pandemi gelir, barınma, beslenme, bakım ve iş güvencesi krizini derinleştirir. Bu nedenle pandemi hazırlığı ekonomik olarak da sınıfsal bir meseledir.
Dolayısıyla Türkiye yeni bir pandemiye ekonomik olarak da daha hazırlıklı değil, daha kırılgan giriyor. Çünkü emekçi halkın gelir güvencesi ve iş güvencesi zayıf, sosyal hakları tehdit altında, borç ve geçim baskısı ağır, kamu kaynakları ise halk sağlığına değil sermayenin ihtiyaçlarına göre yönlendiriliyor. OVP çöpe atılmadan, yeni bir pandemide fatura yine işçi sınıfına ve emekçi halka çıkarılacaktır.
Türkiye ve dünya pandemilere geçmişe göre daha kırılgan
O halde kıyas açık. COVID-19 pandemisinde dünya sağlık sistemleri özelleştirme, plansızlık, ekipman eksikliği, sağlık emek gücü yetersizliği, patent düzeni, aşı milliyetçiliği ve veri şeffaflığı zaafları nedeniyle tökezledi. Türkiye ise buna ek olarak Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın yarattığı aşırı başvuru, kısa muayene, performans baskısı, zayıf koruyucu sağlık hizmetleri, özel hastane düzeni ve sağlık emekçilerinin korunmaması nedeniyle kötü bir sınav verdi.
Bugün bu başlıkların hiçbiri çözülmüş değil. Dünya ölçeğinde eşitsizlik, güvensizlik ve hazırlığa yetersiz yatırım sürüyor. Türkiye’de sağlık sistemi olağan dönemde bile randevu, acil servis, muayene süresi, iş yükü, şiddet ve nitelikli hizmet krizleriyle boğuşuyor. Sağlık Bakanlığı’nın veri paylaşımındaki şeffaflık sorunu devam ediyor. Sağlık emekçileri ise COVID-19 pandemisinden daha yıpranmış çıktı.
Bu nedenle yeni bir pandemiye gerçek hazırlık, sağlık sisteminin sermayenin kâr düzeninden koparılmasıyla mümkün. Özel hastane kârlarına, ilaç tekellerine, patent düzenine, performans sistemine ve işçileri salgında korumasız şekilde üretime süren sermaye politikalarına dokunmadan pandemi hazırlığı olmaz.
Pandemiye hazırlık sınıf mevzilerini güçlendirmekle olur. Yeni bir pandemiye karşı gerçek güvence kamusal, parasız, eşit, nitelikli ve koruyucu sağlık hizmeti, sağlık emekçilerinin güvenceli ve insanca çalışma koşulları, işçilerin ücretli izin ve güvenli çalışma hakkı, şeffaf veri, yaygın test, temaslı takibi, aşı ve ilaç üretiminin patentlerden kurtarılması ve uluslararası dayanışmadır.
Yeni salgınlara karşı işçi sınıfı programı
Salgınlar biyolojik olaylardır ama salgınların felakete dönüşmesi sınıfsal bir meseledir. Bir virüsün ne kadar yayılacağını, kimleri daha çok öldüreceğini, kimlerin evde kalabileceğini, kimlerin çalışmaya zorlanacağını, kimlerin aşıya ve tedaviye ulaşacağını yalnızca mikrobun biyolojik özellikleri belirlemez. Bunları belirleyen, içinde yaşadığımız toplumsal düzendir. Bu nedenle yeni salgınlara karşı gerçek hazırlık için işçi sınıfının, sağlık emekçilerinin ve halkın yaşamını merkeze alan bir program gerekir.
Öncelikle salgın verileri halktan saklanamaz. Vaka, ölüm, test, pozitiflik oranı, hastane yatışları, yoğun bakım doluluğu, sağlık çalışanı enfeksiyonları, mesleklere ve bölgelere göre hastalık yükü, varyant takibi ve fazla ölüm verileri eksiksiz, düzenli ve şeffaf biçimde açıklanmalıdır. Bu veriler siyasi iktidarın keyfine bırakılamaz. Salgın izlemi sağlık emekçilerinin, tabip odalarının, meslek örgütlerinin, sendikaların ve bağımsız bilim insanlarının denetimine açık olmalıdır. Veri yoksa erken uyarı olmaz, erken uyarı yoksa halk sağlığı önlemleri de kâğıt üzerinde kalır.
İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği kurulları gerçek yetkiyle donatılmalıdır. Salgın dönemlerinde üretimin nasıl sürdürüleceğine patronlar tek başına karar veremez. İşçilerin ücretli izin, güvenli çalışma, üretimi durdurma ve gerekli olmayan işlerde çalışmama hakkı güvence altına alınmalıdır. İşten çıkarmalar yasaklanmalı, karantinaya giren ya da hastalanan işçinin ücreti kesilmemeli, salgının faturası işçi sınıfına çıkarılmamalıdır.
Salgınla mücadele aynı zamanda ücret, iş güvencesi, kira, fatura, gıda ve bakım meselesidir. Bir emekçi ailesi gelir güvencesi olmadan izolasyona giremez. Bu nedenle salgın dönemlerinde temel gelir güvencesi sağlanmalı, kiralar ve faturalar dondurulmalı, temel gıda ve bakım hizmetleri kamusal olarak güvence altına alınmalıdır.
Özel hastaneler, yoğun bakım yatakları, laboratuvarlar, ilaç ve tıbbi cihaz kapasitesi toplum yararı için kamulaştırılmalıdır. Pandemi döneminde de sağlık hizmetinin planlaması piyasanın insafına bırakılamaz. İnsan hayatı, özel hastane patronlarının kâr hesabına tabi kılınamaz. Salgınla mücadelede bütün sağlık kapasitesi tek bir kamusal plan altında birleştirilmelidir.
Aşı, ilaç, tanı kiti, maske, solunum cihazı ve koruyucu ekipman üretimi kamusal ve planlı biçimde örgütlenmelidir. Patentler toplum sağlığının önüne geçemez. Kamu kaynaklarıyla geliştirilen aşılar ve ilaçlar ilaç tekellerinin özel mülkü olamaz. İnsan hayatı, ilaç şirketlerinin kâr hakkından üstündür.
Birinci basamak ve koruyucu sağlık hizmetleri güçlendirilmelidir. Aile sağlığı merkezleri, toplum sağlığı merkezleri, işyeri hekimliği, okul sağlığı, yaşlı bakımı, göçmen sağlığı ve yerel salgın ekipleri gerçek bir koruyucu sağlık ağı haline getirilmelidir. Salgınla mücadele, yalnızca hastanelere yığılmış hastaları tedavi etmek değil; hastalığı yayılmadan önlemek demektir.
Okullar, işyerleri, toplu taşıma, yurtlar, cezaevleri, bakım evleri ve göçmenlerin yaşadığı alanlar halk sağlığı açısından öncelikli olarak ele alınmalıdır. Havalandırma, maske, test, izolasyon, kalabalıkların azaltılması ve riskli grupların korunması piyasanın ve kurum amirlerinin keyfine bırakılamaz.
Kamu eliyle ve merkezî planlama yoluyla, hayvanlar (kemirgenler, böcekler vb.), su kaynakları, kanalizasyon sistemi vb. yollarla yayılan hastalıklara karşı gerekli altyapı yatırımları yapılmalı, bakım ve onarım işlemlerinin sürekliliği sağlanmalıdır. Gerekli kaynağı sağlamak için kurumlar vergisi artırılmalı, servet vergisi getirilmeli ve özel sektörün elindeki stratejik önemdeki imkânlar kamulaştırılmalıdır.
Sağlık emekçileri yeni bir pandemiye tükenmiş, borçlu, güvencesiz ve performans baskısı altında sokulamaz. Yeterli kadro, insanca ücret, güvenli çalışma, şiddete karşı etkili önlem, mesleki özerklik, dinlenme hakkı ve nitelikli koruyucu ekipman salgın hazırlığının asli parçasıdır. Sağlık emekçilerine alkış değil, hakları verilmelidir.
Salgınla mücadele devletler arası rekabete kurban edilemez. Virüsler sınır tanımaz. Aşıların, ilaçların, tanı kitlerinin, bilimsel bilginin, sağlık teknolojilerinin ve sağlık emek gücünün insanlık yararına paylaşılmasını garanti edecek bir uluslararası dayanışma düzeni bugünden yaratılmalıdır. Kapitalist rekabet ve patent düzeni sürdükçe, yeni salgınlarda yine zengin ülkeler ve büyük şirketler önce davranacak, yoksul ülkeler ve emekçi halklar beklemeye mahkûm edilecektir.
Kısacası yeni salgınlara karşı gerçek hazırlık, sağlığı piyasanın elinden almaktır.
Sorun salgınlar değil, kapitalizmdir
Hantavirüs bugün için pandemi değildir. Ama Hantavirüs olayı, COVID-19’dan sonra dünyanın ve Türkiye’nin yeni salgınlara, pandemilere gerçekten hazırlıklı olup olmadığını sormak için güçlü bir vesiledir.
Yanıtı yazı boyunca vermeye çalıştık: Türkiye ve dünya yeni bir pandemiye hazır değildir.
Kapitalizm COVID-19 pandemisinden sonra daha insani hale gelmedi. Sağlık sistemleri piyasadan arındırılmadı. Aşı tekelleri dağıtılmadı. Patent düzeni yıkılmadı. İşçilere ücretli izin ve güvenli çalışma hakkı kalıcı biçimde tanınmadı. Kamu sağlığı, özel hastane kârlarının ve sermaye düzeninin önüne geçirilmedi. Uluslararası dayanışma, emperyalist rekabetin yerine geçmedi.
Tam tersine, burjuvazi pandemi kriz yönetiminden kendi sınıf çıkarları doğrultusunda dersler çıkardı. Devlet aygıtını daha hızlı seferber etmeyi, üretimi mümkün olduğunca sürdürmeyi, zararları kamulaştırıp kârları özelleştirmeyi, salgın korkusunu toplumu disipline etmek için kullanmayı öğrendi.
İşçi sınıfı ise kendi derslerini çıkarmalıdır. Yeni pandemilere karşı güvence piyasanın insafına bırakılamaz. Bu güvence, örgütlü sınıf mücadelesini yükselterek, sınıf mevzilerini artırarak sağlanabilir. Sağlık hakkı, yaşam hakkı, ücretli izin hakkı, güvenli çalışma hakkı, kamusal sağlık sistemi ve uluslararası dayanışma ancak mücadeleyle kazanılır. Ülkenin ve dünyanın pandemilere gerçekten hazır hale getirilmesi için tüm toplumun imkanlarının bir planlamayla seferber edilmesi gerekir ki bu ancak bir işçi iktidarı ile mümkündür. Dolayısıyla işçi sınıfının mücadelesi devrimci bir sınıf siyasetine dayanmalıdır.
Hantavirüs bize aynı soruyu yeniden sorduruyor: Bir sonraki salgında insan hayatı mı korunacak, sermayenin kârı mı?
Kapitalizm bu soruya COVID-19 pandemisinde cevap verdi. Yanlış cevabı verdi.
Yeni felaketleri önlemek için doğru cevabı işçi sınıfı vermek zorunda.






