İstibdad ve sermaye okullarda ne eğitim ne de can güvenliği bıraktı! Sorun da çözüm de sınıfsaldır!

eğitim emekçileri şiddet

İstanbul’da Fatma öğretmenin bir öğrenci tarafından bıçaklanarak katledilmesinin ardından iki gün üst üste önce Urfa’da bir öğrenci okula gelerek pompalı tüfekle 16 kişiyi yaraladı, ardından da Maraş’taki bir okula silahla gelen öğrenci 9 kişinin öldüğü ve onlarca kişinin yaralandığı bir katliam gerçekleştirdi. 

Ne istifa var ne de hesap vermek: İstibdadın refleksi yine halkı susturmak!

Çürümüş eğitim sistemi ve kapitalist yozlaşma, okulları kan gölüne çevirirken, en üstte siyasi iktidardan başlayarak Millî Eğitim Bakanlığı’ndan İçişleri Bakanlığı’na, en altta İl Milli Eğitim Müdürlüklerinden polis ve jandarmaya, devlet yetkilileri sorumluluk üstlenmiyor; suçu başka yere atıyor. Yine tek bir devlet yetkilisi dahi istifa etmedi. Devletin ilk refleksi feryat eden acılı ailelerin ağzını kapatmak ve sosyal medyada ava çıkmak oldu.

Göz göre göre gelen katliam

Katledilen Fatma Nur Çelik öğretmen, yine bir eğitim emekçisine yönelik daha önce yaşanan şiddet olayının ardından “sıradaki biz olabiliriz, can güvenliğimiz yok” demiş, tehditkâr öğrencileri bildirmiştir. Urfa’daki saldırıdan önce okul müdürü Millî Eğitim’e saldırı olabileceğine dair bildirimde bulunmuştur. Urfa Valisi okulun riskli kapsamda görülmemesi dolayısıyla sabit polis görevlendirmesi yapılmadığını açıklamıştır. Ve nihayet Urfa saldırısı ardından tüm eğitim sistemi ve devlet kurumları okullarda bir alarm durumuna geçmesi gerekirken göz göre göre Maraş’taki katliam gerçekleşmiştir.

Alarm durumuna geçen sadece sendikalar yani eğitim emekçileri olmuştur. Eğitim-Sen başta olmak üzere bir günlük iş bırakma eylemi kararı alan sendikalar Millî Eğitim Bakanlığı ve İl Millî Eğitim Müdürlükleri önünde açıklamalar yaparken, devlet bir kez daha olanaklarını emekçileri bastırmak, karşısına barikat oluşturmak üzere seferber etmiştir. Tehdit altındayız diyerek ayağa kalkan eğitim emekçilerine yönelik bakanlıktan müdürlüklere kadar devlet rutin soruşturma tehditlerinde bulunurken Maraş’ta tehdit gerçeğe dönüşmüş ve katliam yaşanmıştır.

Acıyı siyasete alet eden iktidarın kendisidir: Katliamı vesile edip sosyal medyada sansür, eğitim emekçisine barikat, okullara polis ablukası! 

Maraş’taki katliamın ardından iktidarın tutumu hesap soran eğitim emekçilerine ve halka, “acıyı siyasete alet etmeyin” diye çıkışarak ve bu doğrultuda sosyal medya avı başlatarak gözdağı vermek oldu. İstibdad medyası tüm gün ve gece bu temayı işlemeye başladı. Oysa doğrudan iktidarın kendisi acıyı kendi siyasetine alet ediyor ve şiddetin sorumlusu olarak dijitalleşmeyi, oyun platformlarını ve sosyal medyayı göstererek sosyal medya üzerindeki kısıtlama ve sansür planlamalarına hız veriyor. Derhal okullardaki polisiye önlemleri arttırıyor. Ve bu durum karşısında tam bir düzen muhalefeti örneği sergileyerek okullarda uzman çavuşların görevlendirilmesi fikrini ortaya atan CHP istibdadın değirmenine su taşıyor. 

Emperyalizmin ve hâkim sınıfların oluk oluk kan akıttığı yerde, suçu bilgisayar oyunlarına atmak kafayı kuma gömmektir!

Eğitimde yaşanan şiddet ve katliamlar karşısında dijitalleşmeyi, sosyal medyayı suçlamak, akan kanı, istibdadın koyulaştırılması için kullanmaktır. Emperyalizm ve Siyonizm yanı başımızda ve gözlerimizin önünde Gazze’de soykırım gerçekleştirmişken, İran’a yönelik terörist saldırılar burjuva medyasının vileda sopalı stratejistleri tarafından harita üzerinde oynanan bir oyun gibi anlatılıyorken, devlet yetkililerinin mafya şefleri ve elemanlarıyla poz vermesi vaka-i adiyeye dönüşmüşken, Abdullah Çatlı gibi bir katliam faili, filmleri çekilip kahramanlaştırılıyorken, medya her bölümünde onlarca kişinin öldürüldüğü dizilerle kaplanmışken ve hepsinden öte hakkını arayan öğretmeninden öğrencisine, köylüsünden işçisine sistematik devlet şiddetiyle karşılaşıyorken ülkede şiddeti sıradanlaştıranın bilgisayar oyunları olduğunu söylemek, ya bilinçli olarak hedef saptırmak ya da en masum haliyle kafayı kuma gömmektir.

Değerler eğitiminin vardığı yer: Eğitimde tek geçerli değer kapitalizmin arz ve talep yasası!

Cumhur İttifakı üzerinden fiilen iktidar ortağı olan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin açıklamaları tam böyle bir tutumun örneğidir. Bahçeli diyor ki: “Unutulmamalıdır ki insan, biyolojik varlığının yanı sıra, kültürel ve milli değerlerle yoğrulan bir şahsiyettir. Dijitalleşme bu değerleri aşındırdığında, toplumsal dokuyu hedef alıp zayıflattığında, böylesi trajediler kaçınılmaz hale gelmektedir.” Oysa 2017’den itibaren “değerler eğitimi” Milli Eğitim Müfredatı’na sokuldu ve kültürel, milli ve manevi değerler kisvesi altında, iktidarın da yönlendirmesiyle alabildiğine ırkçı ve mezhepçi bir içerikle öğrencilere bu değerler zerk ediliyor. Sonuç ortadadır.

Bu süreçte eğitim sisteminde değer namına geçerli hale gelen kapitalizmin değer yasası yani arz ve talep yasasıdır. Devlet eğitimi çökertildikçe özel eğitim kurumlarına talep artmış, özellikle emekçi ve yoksul semtlerde devlet okulları eğitim kurumlarından toplama kamplarına dönüştürülmüştür. Öğretmenler devlet okullarına atanmamış, devlet okullarında öğretmen yetersizliği yaşanırken, özel sektörün öğretmen talebi karşısında öğretmen emeği arzı artmış eğitim emekçileri okul patronlarına sömürülecek ucuz emek olmuştur. 

Daha da ötesinde patronlar MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) okullarını çocuk emeğini sömürmenin vesilesi yapmıştır ve bu sömürü çarkında öğrenciler can vermektedir. 2025 yılında 94 çocuk işçi patronların elinde can vermiştir. Bu ölümler iş kazası değil, katliamdır. Patronlar elinde silahla okulları basmıyor ama bütün bir genç kuşağın üzerine kâbus gibi çökerek çok daha büyük bir katliama imza atıyorlar.

Katliamlar önlenebilir, can güvenliği sağlanabilir! Engel olan eğitimin ticarileştirilmesidir!

Son yaşadığımız örnekler ve dünyadaki benzer olaylarda bu tür saldırıların önlenebilir olduğu kanıtlanmıştır. Önlemden kasıt polisiye koruma değildir. Öğretmenlerin, rehberlik ve psikolojik danışmanlık görevlilerinin ve okul idarecilerinin ailelerle koordinasyon içinde sorunlu öğrencileri tespit etmesi gayet mümkün hatta kolaydır. Gerekli ilginin gösterilmesi, aileyle işbirliği yapılması, eğitim, rehabilitasyon ya da gerektiğinde yaptırım yöntemleriyle sorunların üzerine gidilmesi tek çözümdür. Oysa Türkiye’de ve eğitimin kapitalizmin değer yasasının cenderesinde yozlaştırıldığı her yerde (ABD başta olmak üzere), öğretmenler geçim sıkıntısından ve boğuştukları bin bir sorundan dolayı ilgi gösterecek mecalden yoksun bırakılmaktadır. 

Eğitim sisteminde özelleştirme ve ticarileştirme ile sadece özel sektörde değil devlet okullarında da en temel nitelikler parayla elde edilebilir olmuştur. Şehirlerde bir öğrencinin fiili bir toplama kampında değil de nispeten okula benzeyen bir kurumda eğitim alması için veliler bağış adı altında soyulmaktadır. Aynı okul içinde sınıflar dahi ayrılmıştır. Sorunlu ve zayıf öğrencilerin belli sınıflarda toplandığı bu kast sisteminde yine veliler çocuklarını diğer sınıflara aldırmak için para ödemektedir. Bu sistemde burjuva çocukları nispeten güvenli ve sağlıklı koşullara sahip özel okullarda eğitim alırken, emekçi çocukları kademe kademe daha kötü eğitim almakta ve nihayet en sonda okulda can güvenliği sorunuyla baş başa kalmaktadır.

Sorunu yaratanlar çözümü sağlayamaz! 

Sorun sistemdedir ve sınıfsaldır. Fatma Nur öğretmen katledildikten sonra Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin şöyle demişti: “Eğitim ortamlarının güvenliğinin sağlanması ve benzer olayların bir daha yaşanmaması için gerekli çalışmalar kararlılıkla sürdürülecektir."  İşte bir ay sonra yaşadıklarımız ortada. Ve aynı açıklamalar yeniden yapılmakta. Eğitimde arz ve talepten başka bir değer bırakmayan, kapitalist sömürüyü mezhepçi, ırkçı ve her türlü bağnaz dogmalarla maskelemeye çalışan bu sistemi oluşturanlar, bu sistemden kâr edenler dolayısıyla da çocuklarımızı, öğretmenlerimizi ve emekçileri değil sistemi korumaya öncelik verenler ne nitelikli eğitim verebilir ne de güvenliği sağlayabilir. 

Bu sistemde okulların önüne dikilecek polis memurları, uzman çavuşlar vb. her türlü kolluk, güvenliği sağlamaktan çok eğitim emekçilerini ve öğrencileri bastırma işlevi görecektir. Oysa toplumdaki çürümeye, eğitim sistemindeki yozlaşmaya karşı nitelikli (bu niteliğe can güvenliği de dahildir artık!) bir eğitim için tam tersine eğitim emekçilerinin ve öğrencilerin, tüm emekçi halkla birlikte itirazını ve tepkisini örgütlü biçimde yükseltmesine ihtiyaç vardır. Ancak bu örgütlü tepki, bakanlıklardan başlayarak aşağı kadar sorumluların görevden alınmasını ve hesap vermesini sağlayabilir. Ancak bu tepki, iktidarın ve devletin, halkı susturamayacağını anlayıp çocukların can güvenliğini sağlamaya odaklanmasına hizmet edebilir. Eğitim sistemindeki yozlaşmayı tümüyle sona erdirmek, çocukların ve gençlerin hem canını hem de geleceğini güven altına almak ise emekçi halkın iktidar olmasıyla mümkün olacaktır.