Merkez Bankası üzerinde proletarya diktatörlüğü – yeniden!

Trump’ın Erdoğan’ı taklit ettiği fikri doğru olsa da olmasa da bizim insanımızı gülümsetiyor. Erdoğan, Türkiye’nin en “elit” üniversitesi Boğaziçi Üniversitesi’nin Türk-İslam sentezine uygun eğitime geçmesi için başına kayyım rektörler mi getiriyor? Trump da sanki ondan geri kalmamak için ABD’nin bir numarası Harvard Üniversitesi’ni muhafazakâr bir ideolojik atmosfere zorlamak için yapmadık baskı bırakmıyor. Bu durumda bir Erdoğan muhalifinin sosyal medya hesabında “vay canına, bizim lider dünya lideri deyip durmakta haklılarmış” diye işi şakaya vurmasını anlamamak mümkün mü?
Ama şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik. Trump da aynen Erdoğan gibi Merkez Bankası bağımsızlığına savaş açtı. Bir süre önce faizler düşürülmüyor diye Amerika’da Federal Reserve diye bilinen (kısaca Fed) merkez bankasının başkanı Jerome Powell’a çatmıştı. Amerika’da (aslında güya bizde de) Merkez Bankası başkanının ve yöneticilerinin dönem ortasında görevden alınmasına yasa izin vermediğinden anlaşılan dolaylı yollara başvurmuş Trump. Fed’in politikasını belirleyen Açık Piyasa Komitesi’nin yedi üyesinden birilerinin yasal açığını bulun demiş. Belli ki Başkan Powell hakkında bir şey bulunamamış henüz. Onun yerine Lisa Cook adında başka bir üyeyi mortgage sözleşmesi sırasında yalan beyan iddiasıyla görevden aldı. Ya da aldığını iddia etti. Çünkü işin geleceği belirsiz. Ama darbe vurulmuş oldu. Şimdi diğer altı üye “eyvah, faizi düşürmezsek benim şuyum buyum çıkar mı” telaşına düştü mü? Bu bile Fed’in bağımsızlığında gediğin açılması demektir! Ama tabii iş burada bitmez. Trump bu! Kim bilir daha neler yaşanacak!
Merkez bankası bağımsızlığı oldukça eski bir ilkedir. Özellikle 1920’lerde uluslararası alanda temel bir ilke olarak kabul edilmiştir. Ama hem bizim gibi son yarım yüzyılı iktisatçı olarak yaşayanların kendi deneyiminden bildiği gibi, hem de çok yakında yapılan ve 120 merkez bankasını kapsayan bir araştırmanın bilimsel verilerle doğrulamış olduğu gibi (Nergiz Dinçer/ Barry Eichengreen/Joan J. Martínez’in 2024 makalesi), bu ilkenin neredeyse dokunulmaz tabu haline gelmesi esas olarak 1980’li yıllarda gerçekleşmiştir. 1980’li yıllarda ne vardı ki böyle oldu? Margaret Thatcher ve Ronald Reagan vardı, neoliberalizm vardı, Gorbaçov’un ağzından düşmeyen “küresel sorunlar” terimi vardı, onun ve Merkez Komitesi’nin büyük çabasıyla Sovyetler Birliği çökertildikten sonra “küreselcilik” denen (başkaları “küreselleşme” desin, o bir efsanedir, ama yedek sanayi ordusunu dünya çapında birleştirmek anlamında “küreselcilik” gerçektir) dünya çapında liberalizasyona dayanan ekonomi politikası stratejisi vardı.
Bağlam açıklıyor: Merkez bankası bağımsızlığı, 1970’li yıllarda başlayan dünya ekonomik krizini, burjuvazi lehine çözmek için dünya çapında benimsenen neoliberal + küreselci politikanın ya da o dönemde bunu yaygın tarzda popülerleştirme amacıyla kullanılan terimle “Washington Uzlaşması”nın temel dayanaklarından biridir. İşte şimdi Trump, bu merkezî dayanağa saldırarak yeni bir döneme girdiğimizi ilan etmiş oluyor. Bu yeni dönem, küreselciliğe karşıt olarak ırkçı milliyetçilik çağıdır. Bu çağda Trump MAGA (Amerika’yı Yeniden Yüceltme) hareketiyle dünyaya hâkim olma politikasını güden bir faşist stratejinin bayraktarı olarak ortaya çıkmıştır. “Küreselleşme” bitti, faşizm verelim! SSCB’nin çöküşü ile burjuvazisinin “küreselleşme” retoriğine kapılan, bunun kaçınılmaz ve geri çevrilemez olduğunu savunan Hardt-Negri tipi sözde Marksist solcular kına yaksınlar. Aydını, işçiyi ve halkı çeyrek yüzyıl bu kavramla hipnotize ettiler. Şimdi faşizmle mücadele bakımından en ufak bir mevzii yok işçinin, emekçinin, ezilenin!
Bizim Türkiye’de avantajımız, Erdoğan’ın (Trump’tan farklı olarak “nas” adına) aynı çıkışı daha önce yapmasıydı. 2018’de bu tartışma ilk yapıldığında “küreselleşme” etkisi altındaki liberal solcuların, aynen küreselci burjuvalar gibi TC Merkez Bankası bağımsızlığına sahip çıktığını gördüğümüz için, daha 2018 yılında bu bağımsızlığın aslında işçi ve yoksulun lehine kamu harcaması yapılmasını engellemek için konulmuş bir kural olduğunu dört parçalık bir dizide anlatmıştık. Dizinin son parçasında ise bağımsızlığa karşı Erdoğan’ın sermaye yanlısı politikalarını değil “merkez bankası üzerinde proletarya diktatörlüğü”nü savunduk. Sonra 2023 seçimleri öncesi altılı masa iktisatçılarıyla tartıştığımız Şirin Payzın ‘ın televizyon programında, “her kim merkez bankası bağımsızlığı diyorsa, merkez bankası Wall Street’e ve Londra City’ye bağımlı olsun, oradan emir alsın diyor” dedik.
Şimdi aynı tartışmanın farklı biçimlerde canlanması mümkün. Trump faşisttir, dünyaya savaş açtı, her şeyi kendi yönetmek istiyor. Ama bunun alternatifi “merkez bankası bağımsızlığı” değildir. Bugün grev ve direnişle söke söke hak almaktır. Yarın güçlü işçi partilerinin ağırlığıyla, bütün bankaların kamulaştırılması ve tek bir bankada birleştirilmesi. Güçlenen işçi sınıfı iktidarı ele alınca bankacılık zaten proletaryanın diktatörlüğü altına girmiş olacaktır.
Yeni bir döneme girdik. Solda her kim eski hayallerle halkı aldatmaya devam ederse ona artık “yanıldı” denemez. Ona halka göz göre göre ihanet ediyor denir!