Mossad’ın savaşı çıkmazda
ABD ve İsrail’in birlikte komşumuz İran’a açtığı savaş, Trump’ın iktidara gelmesinden bu yana dış politikada en büyük sendelemesinin yolunu döşedi. Venezuela’da Devlet Başkanı Maduro’yu tereyağından kıl çeker gibi kolayca ele geçirip onun yönettiği hükümeti bütünüyle kendi yanına alması, tarihî ölçekte başarılı bir operasyon oldu. Tabii çok riskli bir operasyon, Venezuela’da bir süre sonra büyük patlamalara yol açabilir. Ama şimdilik işler tıkırında. O kaleyi düşürünce Küba’yı sıkıştırmak için en önemli kozu, Venezuela petrolü üzerindeki kontrolü de eline geçirdi.
Ama İran’da bir ayı çoktan geçen bir savaşta ABD-İsrail korsanlar kampı tokat üstüne tokat yiyor. Hepimiz seviniyoruz ama bizim gördüğümüz kadarıyla kimse şu soruyu ciddi biçimde sormuyor: İran’ın kolay lokma olmadığını bizim kadar onlar da biliyordu. O zaman savaş neden?
Devrimci İşçi Partisi, daha savaş çıkmadan kaleme alınan bir bildiriyle bu savaşa toptan karşı çıktı. Sonra ilk gün ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun önünde savaşı lanetledik. 22 Mart’ta o gün var olan bilgiler ışığında savaşın bütün önemli yanlarını ortaya koyan bir bildiri yayınladık. Ama şimdi ABD-İsrail savaşının dezenformasyon amaçlı açıklamalarla (“biz saldırmasak İran saldıracaktı”, “İsrail zaten saldıracaktı, o zaman daha da kötü bir durum doğacaktı” vb.) kasıtlı olarak karanlıkta bırakılmış olan gerçek nedenini biliyoruz.
New York Times gazetesi, tam da bizim son bildirimizin yayınlandığı 22 Mart günü, en kıdemli muhabirlerinden birinin imzasını taşıyan, ama buna rağmen kimsenin çok dikkat etmediği, yaygın tartışmaya açılmayan bir haber yayınladı. Bu savaşın nedeni, daha sonra yeni belgeler ortaya çıkmadıkça kesin olarak biliniyor: İsrail’in dış istihbarat örgütü Mossad’ın önce Netanyahu hükümetini, ardından Ocak ayının ortasında Washington’u ziyaretinde ABD yetkililerini, savaş başladığında İran’da ayaklanma olacağına inandırması. Yani onların her dakika kullandığı deyimle “rejim değişikliği”. Bilimsel adıyla söylersek İran’da iktidarın çökertilmesi.
Diyeceksiniz ki bu zaten biliniyor. Hayır, sadece kıyısından köşesinden sızan belirtileri biliniyor. Savaşın Mossad’ın savaşı olduğunu ve bütün varsayımının bu ayaklanma olduğu bilinmiyordu. Bir düzine Amerikan ve İsrail yetkilisinin demeçlerine yaslanan haber, ayaklanma beklentisinin savaşın gerçek nedeni olduğunu delilleriyle ortaya koyuyor. Bırakın ayaklanmayı, İran halkından hükümete karşı en ufak bir muhalefet belirtisi bile görülmeyince, önce Trump’ın, ardından Netanyahu’nun Mossad’a nasıl öfkelendiği, ama İsrail başbakanının ümidini en azından üçüncü hafta sonuna kadar tam olarak yitirmediğini kanıtlarıyla gösteriyor.
Bu mesele bizi, Türkiye’nin emekçilerini ve ezilen kitlelerini yakıcı şekilde ilgilendiriyor. Zira bu ayaklanmanın iki ayrı biçimi planlanmış durumda.
İlki Aralık sonu-Ocak başı yaşanan türden bir kitlesel kalkışmanın yeniden yaşanması beklentisi. Bunun neden gerçekleşmediğini Trump da, güya onun muhalifi olan New York Times gazetesi de halkın korkusuna yoruyor. Bunda bir gerçek payı olduğu, bir ülke savaştayken ayaklanma başlatmanın bir katliama yol açabileceği doğrudur ama işler bu kadar basit değil. En bilinen örnekleri hatırlatacak olursak 1917 Şubat ayında Petrograd’ın yoksul kadınları ve ardından bütün işçileri, 1918’in Kasım ayında ise Almanya’nın işçi sınıfı dünya savaşının orta yerinde ayağa kalkarak sırasıyla Çar’ı ve Kayzer’i devirdi. İranlılar bunu yapmıyorsa, bunun en azından bir nedeni, Çar ve Kayzer’den farklı olarak mollaların haklı bir savaşı yönetmekte olduğudur. İran halkı onurlu bir halktır, 1979’da yüzlerce binlerce ölü vererek Şah’ı devirmiştir. Ama şimdi, karşı olduğu hükümetin, ülkeyi emperyalistlere ve Siyonistlere karşı savunduğunu biliyor.
Bu bize de ders olsun! Ama NATO üyesi Türkiye’nin kolay kolay kendini İran’la aynı durumda bulması düşük mü düşük bir olasılık. Meselenin bizi doğrudan ilgilendiren yanını savaşın birinci haftasında yapılan tartışmalardan dolayı herkesin bilmesi gerekir. Mossad’ın beklediği ayaklanmanın ikinci biçimi, Amerika ve İsrail’in Kürt savaşçıları İran’ın üzerine sürmesi olarak zaten açıkça konuşuldu. Sözünü ettiğimiz haberin bir bölümüne “Kürt seçeneği” başlığı konulmuş.
Bu tartışma başladığında Trump önce bu fikre yakın durdu ama söz konusu habere göre Amerikan yetkilileri savaş öncesinden farklı olarak artık Kürtleri bir “vekil güç” (gazetenin kullandığı terim bu) şeklinde kullanmaya istekli değil. Nitekim Trump bir açıklamasında “Kürtlerin [İran’a] girmesini istemem” dedi. “Başlarına bir şey gelmesini, ölmelerini istemem”. Bu Kürt sevgisi gösterisinin kendisi geleceğe hazırlık tabii ama işin aslı şu: Birincisi, Kürdistan Yurtsever Birliği (YNK) lideri Bafel Talabani buna açıkça karşı çıkmış durumda: İranlıların milliyetçiliği dolayısıyla bunun ters tepebileceğini belirtiyor. İkincisi ise “bir Türk diplomatına göre” Hakan Fidan’ın Marco Rubio’ya Kürtlerin bu işe karıştırılmasını Türkiye’nin istemediğini açıklamış olması.
Bu bize ne gösteriyor? NATO üyesi Türkiye, Kürtlerin kendi komutası altında olmadıkça savaşmasını istemiyor. Ama yarın “terörsüz Türkiye” projesi başarıya ulaşırsa? ABD ve İsrail’in Kürdü İran’a karşı kendi askeri yapma eğiliminde olduğu bu savaşta çıplak biçimde ortaya çıktı. Kürdün Amerikan ve Siyonist askeri olarak kullanılmasına ilişkin proje konusunda herkes pozisyonunu açıklamalı!
“Yanlış hesap Bağdat’tan döner” denmiş Osmanlı döneminde. Bu sefer yanlış hesap daha da uzaktan, Hürmüz’den dönecek gibi görünüyor. Tabii bu aşamada bütün olasılıklar masada henüz. Trump iki aşamada katledilen İran önderliğinden çok daha yumuşak ve esnek bir üçüncü önderlikle karşı karşıya olduklarını söylüyor. Bunda en ufak bir gerçeklik varsa belki de İran yönetimi Venezuela benzeri bir yola girebilir. Venezuela ile İran birbirinden çok farklı sosyo-politik vak’a ama unutulmasın ki Latin Amerika’nın bu ülkesi 1999’dan 2013’e 14 yıl halkın büyük sevgilisi, emperyalizmin kararlı düşmanı olan Hugo Chávez tarafından yönetildi. Böyle bir gelenekten gelen ülkenin Maduro dışındaki yöneticilerinin böylesine yüz kızartıcı bir sonuca razı olmasından ders çıkarmayı bilmeliyiz. Ekleyelim ki, Maduro’nun özbeöz oğlu son günlerde “Amerikan yargısına güven duyuyoruz” diye demeç verdi.
Olasılıklar yelpazesinin öteki ucunda Trump’ın belki de salt tehdit olsun diye söylediği İran’ı “taş devrine döndürme” olasılığı var. Bunun İran halkının çok ağır koşullara maruz kalması anlamına geleceği açık ama ABD ve İsrail için “zafer” hanesine yazılacağı sanılmamalıdır. Savaşın amaçlarının gerçekleşmesi muhtemelen bu yıkıma rağmen sağlanamayacaktır ve ABD, kendisini dünyada savunacak suratı, artık en yüzsüz Amerikan muhiplerinde bile bulamayacaktır. İsrail ise zaten insanlığın bütününü yitirmeye çoktan başlamıştır.
Trump Mossad’ın gafletine kanmakla devasa bir politik ve askerî hata yaptı. İçeride de Minneapolis’te işçi sınıfı ve halktan büyük bir tokat yedi. Bugün 2025 yılına göre çok daha zayıf. Bazıları ABD dünyanın en güçlü askeriyesine sahip diye onu yenilmez görmeye yatkın. Hayır! En güçlü ordular bile belirli koşullar bir araya gelince yenilir. Özgürlük ve sosyalizm için savaşanların görevi o koşullara katkıda bulunmaktır.
Ama, öte yandan biz, “Trump’ın günleri sayılı” diyenlere hayretle bakıyoruz. Nice büyük savaşların belirli bir muharebesinde yenilen önderlikler sonra güçlerini toparlayarak, yenilgilerinin muhasebesinden ders alarak yeniden taarruza geçmiş ve ardından zaferler kazanmıştır. Aman, emperyalizmin faşizm önderliğindeki taarruzunun artık bir tehlike olmaktan çıktığı hayalini görmeyelim. Tehlike hâlâ önümüzdedir. Tehlike kendiliğinden geçmeyecektir. Ancak İran gibi akıllıca ve sebatla direnen güçler arttıkça bu alçaklıkla başa çıkmak olanaklı hale gelecektir.






