Şafağı söktüren ihtilal: Yaşasın Paris Komünü!

Şafağı söktüren ihtilal: Yaşasın Paris Komünü!

1871’in Mart’ında Paris’e bahar bu sefer bir farklı gelmişti. Gençliğinin baharındaki işçi sınıfı tüm heyecanı, arzusu ve cesaretiyle Paris meydanlarını, kalelerini zapt etmişti. 18 Mart günü kızıl bayraklar sokakları birer gelincik tarlasına çevirmişti. Yağlı tulumlarıyla işçiler, kunduracılar, terzi yamakları, fırıncılar, iplik tezgâhlarının başından fırlayıp gelen kadınlar tarih yazıyordu. O güne kadar kimsenin tanık olmadığı bir şeydi bu yaşanan; dünya tarihinde ilk kez işçi sınıfı iktidara geliyordu.

Kapitalistler havlu attı, işçiler Paris’i devrimle savundu

Kapitalistler, bankerler, boğazına kadar yolsuzluğa batmış bürokratlar, madalya sevdasına düşmüş generaller, karaborsacılar, büyük toprak sahipleri… İnsanlığın bu en alçak mahsulleri ayrıcalık ve zenginlik dolu hayatlarını sürdürürken yoksulluğa, ezilmişliğe, eşitsizliğe karşı işçilerin öfkesi kabarıyordu. Bunları yitirmekten korkan burjuvazi 1870 yılında Almanlarla savaşa tutuşmuştu. Savaşı sözde bir “ulusal dava”ya dönüştürerek bu öfkeyi bastırmak istiyordu. Fakat işler istedikleri gibi gitmedi. Fransa cephelerde bozgun üstüne bozgun yaşıyordu. Alman orduları nihayetinde Paris’e dayanmış şehri teslim almaya hazırlanıyordu. İşte o Paris kuşatmasında burjuvazi havlu attı, teslim bayrağını çekti. Onlar korkuyla titrerken Paris’in işçileri, emekçileri, yoksulları bu kararı tanımadı.

Şehri savunmak için kurulan ve neredeyse tamamı işçilerden oluşan silahlı Ulusal Muhafızlar 18 Mart’ta şehirdeki tüm topları, makineli tüfekleri bir araya getirdi ve şehrin savunmasını organize etti. Şehrin eski yöneticileri, eski hâkim sınıfları savunmasız bıraktıkları şehri arkalarına bile bakmadan terk ettiler. Şehrin yönetimi artık Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi’nin elindeydi. 26 Mart’ta yapılan seçimlerle iktidarı Komün Konseyi üstlendi. Komün, temsilcilerini emekçi halkın seçtiği yeni bir yönetim biçimiydi. Artık Paris’i işçi sınıfı yönetecekti.

İşçilerin Paris’i

Olmaz denen oluyordu. Tarihin şafağı sökmüş, ufukta yeni bir dünya görünmüştü.

Burjuvazi kaçmış, Paris işçilerin olmuştu. Her fırsatta işçiye namlusunu doğrultan eski ordu tasfiye edildi. Ordu artık örgütlenmiş ve silahlanmış tüm Paris halkıydı. Artık zenginlerin pis işlerini yapan yüksek maaşlı devlet yöneticileri yoktu. Seçimle gelen yöneticiler işçi ücretinden yüksek maaş almayacaktı. Seçilen herkesten hesap sorulabilir, herkes görevinden geri çağırılabilirdi.

Komün, din ile devleti kesin olarak ayırdı. Katolik Kilisesi’nin elindeki devasa zenginliği millileştirdi. Eğitimi dini sembollerden ve içerikten bütünüyle arındırdı. Yoksulların borçları donduruldu, kiraları ertelendi. On saatlik iş günü temelinde asgari ücret belirledi. Patronların kaçıp terk ettiği atölyeler işçilere devredildi. Gece çalışması yasaklandı. İşçiler artık sabahları çocuklarının yanında uyanacaktı.

İşçi sınıfı Paris’te kendi suretinde bir devlet inşa etmeye koyulmuştu. Ama işçi sınıfının o güne kadarki bu en görkemli ürünü aynı zamanda gençlik hastalıklarıyla, acemiliklerle, hatalarla bezeliydi. Bankalara dokunmadılar. Düşmana gereğinden fazla merhamet ettiler. Yasallığa duydukları derin saygı sınıf savaşında karşılıksız kaldı. Düşmanın üzerine yürümediler. Düşman ise yerinde saymadı, derlendi, toparlandı ve işçilerin Paris’inin üzerine yürüdü.

Paris’in işçileri şanlı bir miras bıraktı

28 Mayıs günü Komün düştü. 30 bin işçi ve emekçi barikatlarda çarpışarak öldü. Burjuva sınıfı uygarlık maskesini indirdi, bir hafta boyunca Paris sokaklarına vahşet ve intikam taşıdı. Teslim olan işçiler, kadınlar ve çocuklar kitleler halinde kurşuna dizildi.

Paris Komünü’nün şehitleri işçi sınıfının kalbinde en güzel yerde yatıyor. Yeni bir toplumun şanlı habercisi olan Komün sonsuza dek yaşayacak. Paris’lilerin diliyle bir kez daha haykıralım: “Vive la Commune!”. Yaşasın Paris Komünü!

Bu yazı Gerçek gazetesinin Mart 2026 tarihli 198. sayısında yayınlanmıştır.