Sağlıkta özelleştirme saldırısını defetmek için örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
Özel hastaneler, günden güne, Türkiye sağlık sistemine yön veren esas aktörler haline geliyor. Daha önce ücretsiz sunulan, piyasanın hâkim olamadığı sağlık hizmetleri ücretli hale gelirken, kamu sağlık sistemi dahi piyasanın koyduğu kurallar çerçevesinde yönetilmeye çalışılıyor. Bu hem işçilerin ve emekçi halkın sağlık hakkının gasbı anlamını taşırken, sağlık emekçileri için güvencesiz, açlık ücretlerinde ağır çalışma ortamı anlamına geliyor. Bu gidişi durdurmanın yolu, geçmişte yaptığımız gibi örgütlü şekilde mücadeleyi yükseltmek.
2002 öncesine, AKP’nin iktidarı öncesi döneme gidelim ve Türkiye sağlık ortamına kısaca göz atalım. 1990’ların başından itibaren diğer alanlarda olduğu gibi hükümetler eliyle sağlık sisteminde de piyasalaştırma ve özelleştirmeye dönük girişimler mevcuttu. İMF, raporlarında özelleştirmeyi dayatıyor, Dünya Bankası ise özelleştirmeyi desteklemek için ciddi miktarda hibe fonlar vadediyordu.
O dönemde 1960’lardan beri gelen, bağrında pek çok sorun taşımakla birlikte halkın ilk başvuru merkezi olarak sağlık insan gücü anlamında gayet donanımlı, sorumlu olduğu mahalleyle bütünleşmiş, oturmuş bir Sağlık Ocakları sistemi mevcuttu. Hem koruyucu (çevre sağlığı, aşı gibi) hem de tedavi edici hizmetler verirdi.
Hastane sisteminde esas aktör SSK hastaneleriydi. Onun da onca kangren olmuş sorunlarına rağmen hastalar SSK’nın kendi ürettiği ilacını ücretsiz alır, en ileri ameliyatlar dahil olmak üzere gerekli tedavisini olabilirdi. SSK hastanelerinde hem poliklinikler önünde hem de ilaç almak için uzun kuyruklara girmek büyük sorundu. Ayrıca doktorların özel muayenehanelerine sıklıkla yönlendirmesi de başka bir problemdi. Ancak sağlık sisteminde kamu hastaneleri son sözü söyleyen yerdi, özel değil. O dönemde özel hastanelere kamudan başvuru ancak sevk yoluyla olurdu. Sevkiniz yoksa masrafları cebinizden öderdiniz. Sosyal Güvenlik Kurumu’yla (SGK) finansal bağı yoktu özel hastanelerin. Servis yatak sayıları da sınırlandığı için esas işlevleri poliklinik yapmaktı.
Böyle bir sağlık sistemi, sadece devletin (kamunun) sağlık hizmet sunucusu olmadığı ancak kontrol gücünü elinde tuttuğu bir sistemdi. Elbette bunca özelleştirme saldırısına rağmen 2000’lerin başına kadar sağlığın özelleştirilememiş olması, Türkiye işçi sınıfının geçmişte elde ettiği kazanımların ve kamudaki güçlü sendikal geleneğin bir ürünüydü. 1990’ların sermaye dostu iktidarları ellerinden gelse o zaman vururdu kamu sağlık alanına neşteri. Gözünün yaşına bakmazdı kimsenin.
Bir ülkenin sağlık sisteminin yapısını belirleyen en önemli faktör o ülkedeki hâkim üretim ilişkileridir. Örneğin kapitalizmin beşiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) sağlık sistemiyle, işçi sınıfının iktidarda olduğu Ekim Devrimi’nin ürünü olan Sovyetler Birliği’nin sağlık sisteminin aynı veya benzer olmasını beklemek abesle iştigaldir. Esas belirleyen üretim ilişkileri olmakla birlikte her ikisi de kapitalist olan ABD ile örneğin Türkiye’nin de sağlık sistemleri arasında da büyük farklar vardır. Buradan ikinci faktöre geliyoruz: O ülkedeki işçi sınıfının örgütlü gücü.
Türkiye işçi sınıfının şaha kalktığı 1960-1980 dönemi mücadelelerinin kazanımlarının mirası ve 90’ların ortalarına kadar hem kamuda hem özel sektörde verilen mücadeleler sayesindedir ki bugün bile sağlık tam anlamıyla özele teslim edilememiştir. Ancak böyle bir tehlike bugün için vardır. Bizim hedefimiz elbette 90’ların çarpık sağlık yapısına dönmek olamaz. Ekim Devrimi’nin bize mirasını hedef olarak almalıyız. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle özelleştirme ve piyasalaştırma saldırısını defetmeliyiz. Bunun için kamu sağlık alanında örgütlü mücadeleyi yükseltmeli, neredeyse tamamen örgütsüz özel sağlık alanında ise sabırlı ve planlı şekilde ayrı gayrı demeden, birleşik işçi cephesi taktikleriyle örgütlenmeliyiz.
Bu yazı Gerçek gazetesinin Ocak 2026 tarihli 196. sayısında yayınlanmıştır.






